13 Ekim 2006

manzara


Dünyadan söz edecektim, içindeki şeylerden.
Niye anlatmaya buradan başlıyorum, bilmiyorum. Bir gün hava sıcaktı, beş yaşındaki kızım Rüya ile adada kalıyorduk, sonra at arabasıyla gezmeye çıktık. Ben arabaya ters oturdum, kızım da benim karşıma. Yüzü gidiş yönünde. Ağaçlı çiçekli bahçeler arasından geçtik, alçak duvarlar, ahşap evler, bostanlar. Araba tıkı-tıkı ilerlerken beş yaşındaki kızımın yüzüne bakıyordum, yüzündeki ifadeye, dünyada ne gördüğüne.
Şeyler, eşyalar; ağaçlar duvarlar; afişler, yazılar, sokaklar, kediler. Asfalt. Sıcak. Sıcak mı sıcak.
Sonra yokuş başladı, atlar pufladı, arabacı kırbacını vurdu. Araba yavaşladı. Bir eve baktım. Kızımla ben, ikimiz de, yanımızdan akıp geçen dünyanın sanki aynı yerine bakıyorduk. Tek tek şeylere: Yaprak, çöp tenekesi, top, at, çocuk, ev, bisiklet. Ama: Yaprağın yeşiline, çöp tenekesinin kırmızısına, topun zıplayışına, atın bakışına, çocuğun yüzüne. Sonra bunlar bir anda çekip gidiyorlardı, biz de zaten onlara bakmıyorduk tam; gözümüz tam hiçbir yerde durmuyordu. Sıcak öğleden sonra dünyanın hiçbir yerine bakmıyorduk. Sıcakta her şey olup gidiyordu, hamur gibi, sanki buharlaşmış bir dünya. Biz de dalmış gitmişiz,! Hem görüyoruz, hem de görmüyoruz. Dünya bir sıcak renk olmuş, biz de onu aklımızla görüyoruz.
Ormandan geçtik, ama orası bile serin değildi, içinden bir sıcak çıkıyordu sanki. Atlar yokuş dikleştikçe yavaşladılar. Ağustos böceklerini duyuyorduk. Araba iyice yavaşlamış, yol sanki çamlarla daralmıştı ki birden bir manzara gördük.
"Brrrs" dedi arabacı, atları durdurdu: "Dinlensinler" dedi.
Durup manzaraya baktık... Yanımız hemen uçurumdu. Aşağıda kayalar, deniz; bir buğunun içinde öteki adalar. Ne kadar da güzeldi denizin mavisi, üzerinde kamaşan güneş: Her şey tertemiz, pırıl pırıl yerli yerinde. Manzara: Sanki tamı tamına bir dünya. Rüya ile ona bakmayı seviyorduk; sessizce.
Arabacı bir sigara yaktı, kokusu geldi.
Niye güzeldi buradan dünyaya bakmak? Belki hepsi gözüktüğü için. Belki buradan düşersek öleceğimiz için. Belki uzaktan hiçbir şey kötü olmadığı için. Belki hiç bu kadar yukarıdan bakmadığımız için. Ne yapıyorduk şimdi biz burada? Bu dünyada?
"Güzel mi?" dedim Rüya'ya. "Niye güzel?"
"Buradan düşersek ölür müyüz?"
"Ölürüz."
Bir an korkuyla uçuruma baktı. Ama sonra sıkıldı. Uçurum, deniz kayalar: Her şey hep aynıydı, hiç hareket etmiyordu. Sıkıcı. Bir köpek geldi! "Köpek," dedik. Kuyruğunu sallıyordu, hareket ediyordu. Onu sevdik, manzaraya bir daha bakmadık. (kaynak)
orhan pamuk

altıÇizilen

11 Ekim 2006

koku


 Geçenlerde Guy de Maupassant 'ın bir öyküsünü okudum. Öyküde Turgenyev 'in bir dost meclisinde anlattığı korkutucu bir anıdan bahsediliyor.



Turgenyev bir av gezisi sırasında serinlemek için bir ırmağa girmiş. Irmak ağaçların altında, ağaçların içinden, üstünde yüzen otlarla dolu, derin, soğuk ve berrak bir biçimde akıyormuş. Turgenyev yavaşca yüzüyormuş, ruhu sakinmiş, hafifçe otlara köklere dokunuyormuş, sarmaşanların tenini okşayıp gitmesinden mutluluk duyuyormuş. Derken bir el dokunmuş omzuna. Büyük bir sarsıntıyla arkasını dönmüş ve kendisine gözü dönmüş biçimde bakan korkutucu bir varlık görmüş. Bir kadına ya da dişi maymuna benziyormuş. kocaman kırışıklarla dolu bir yüzü  varmış ve gülüyormuş. şüphesiz memeleri olan adlandırılamaz iki şey önünden sallanıyormuş, upuzun, karmakarışık ve güneşten kızıllaşmış saçları yüzünü çevreliyor ve sırtının üstünde dalgalanıyormuş. 



Düşünmeden, düş kurmadan, anlamadan çılgın gibi kıyıya doğru yüzmeye başlamış. ama yaratık daha hızlı yürüyormuş ve onun dirseğine, bacaklarına sırtına dokunuyormuş sırıtarak.



Sonunda kovalamaca karaya çıkınca da devam etmiş. en sonunda bir çoban çocuğa rastlamışlar ve çocuk yaratığı kovmuş. meğer yaratık ormanda çobanların yardımıyla yaşayan deli bir kadınmış.



Hikaye korku üzerine bir hikaye ve böyle Turgenyev dışında birilerinin de anlattığı bir kaç kısa hikayeyi barındırıyor ve arada Guy de Maupassant korku üzerine değinmelerde falan bulunuyor.



Bu özerini verdiğim benim şimdiye kadar okuduğum en ürkütücü hikaye.



altıçizilen 




koku


 Geçenlerde Guy de Maupassant 'ın bir öyküsünü okudum. Öyküde Turgenyev 'in bir dost meclisinde anlattığı korkutucu bir anıdan bahsediliyor.



Turgenyev bir av gezisi sırasında serinlemek için bir ırmağa girmiş. Irmak ağaçların altında, ağaçların içinden, üstünde yüzen otlarla dolu, derin, soğuk ve berrak bir biçimde akıyormuş. Turgenyev yavaşca yüzüyormuş, ruhu sakinmiş, hafifçe otlara köklere dokunuyormuş, sarmaşanların tenini okşayıp gitmesinden mutluluk duyuyormuş. Derken bir el dokunmuş omzuna. Büyük bir sarsıntıyla arkasını dönmüş ve kendisine gözü dönmüş biçimde bakan korkutucu bir varlık görmüş. Bir kadına ya da dişi maymuna benziyormuş. kocaman kırışıklarla dolu bir yüzü  varmış ve gülüyormuş. şüphesiz memeleri olan adlandırılamaz iki şey önünden sallanıyormuş, upuzun, karmakarışık ve güneşten kızıllaşmış saçları yüzünü çevreliyor ve sırtının üstünde dalgalanıyormuş. 



Düşünmeden, düş kurmadan, anlamadan çılgın gibi kıyıya doğru yüzmeye başlamış. ama yaratık daha hızlı yürüyormuş ve onun dirseğine, bacaklarına sırtına dokunuyormuş sırıtarak.



Sonunda kovalamaca karaya çıkınca da devam etmiş. en sonunda bir çoban çocuğa rastlamışlar ve çocuk yaratığı kovmuş. meğer yaratık ormanda çobanların yardımıyla yaşayan deli bir kadınmış.



Hikaye korku üzerine bir hikaye ve böyle Turgenyev dışında birilerinin de anlattığı bir kaç kısa hikayeyi barındırıyor ve arada Guy de Maupassant korku üzerine değinmelerde falan bulunuyor.



Bu özerini verdiğim benim şimdiye kadar okuduğum en ürkütücü hikaye.



altıçizilen 




09 Ekim 2006

Novy Mir'in editörü bir gün yatakta İvan Denisovic'in Yaşamında Bir Gün'ün henüz yayınlanmamış dosyasını okuyordu. Okudukjlarından o kadar etkilendi ki, duyduğu saygıyı gösterebilmek için yataktan çıkmakla kalmadı, takım elbise giyip kravat taktı, okumaya devam etti.
altıÇizilen

03 Ekim 2006

_Mulberry Tree
Vincent Van Gogh, yağlı boya, 122cmx107cm,1889


Ağaçlar
Solgun, kızıl yorgunluk çöktü yine.
Güngörmüş ihtiyarlar onlar artık, ağırbaşlı...
Duru ve anlaşılır bir teslimiyetle,
Büyük uykuları için soyunuyorlar.
Yapraklarında gitgide belirsizleşen
o içsel ezgi,
esrik duygulara adanmış...

O ezgi ki,
geçmişin derin,unutulası izleri
silinip yok olana kadar sürecek olan,
avutan dinginliğine savrulurken onun.

Biz yorgun aşıklarda
bırakacağız kendimizi o ezgisel beşiğe.
Düşlerimiz de savrulup,
yapraklarla birlikte örtecek toprağı.
Eski bir örtü olacak
bu hüzün veren uykuya...
Yalçın Işık/2000

altıÇizilen

Followers

 

© 2013 altıcizilen. All rights resevered. Designed by Templateism

Back To Top