13 Ekim 2006

manzara


Dünyadan söz edecektim, içindeki şeylerden.
Niye anlatmaya buradan başlıyorum, bilmiyorum. Bir gün hava sıcaktı, beş yaşındaki kızım Rüya ile adada kalıyorduk, sonra at arabasıyla gezmeye çıktık. Ben arabaya ters oturdum, kızım da benim karşıma. Yüzü gidiş yönünde. Ağaçlı çiçekli bahçeler arasından geçtik, alçak duvarlar, ahşap evler, bostanlar. Araba tıkı-tıkı ilerlerken beş yaşındaki kızımın yüzüne bakıyordum, yüzündeki ifadeye, dünyada ne gördüğüne.
Şeyler, eşyalar; ağaçlar duvarlar; afişler, yazılar, sokaklar, kediler. Asfalt. Sıcak. Sıcak mı sıcak.
Sonra yokuş başladı, atlar pufladı, arabacı kırbacını vurdu. Araba yavaşladı. Bir eve baktım. Kızımla ben, ikimiz de, yanımızdan akıp geçen dünyanın sanki aynı yerine bakıyorduk. Tek tek şeylere: Yaprak, çöp tenekesi, top, at, çocuk, ev, bisiklet. Ama: Yaprağın yeşiline, çöp tenekesinin kırmızısına, topun zıplayışına, atın bakışına, çocuğun yüzüne. Sonra bunlar bir anda çekip gidiyorlardı, biz de zaten onlara bakmıyorduk tam; gözümüz tam hiçbir yerde durmuyordu. Sıcak öğleden sonra dünyanın hiçbir yerine bakmıyorduk. Sıcakta her şey olup gidiyordu, hamur gibi, sanki buharlaşmış bir dünya. Biz de dalmış gitmişiz,! Hem görüyoruz, hem de görmüyoruz. Dünya bir sıcak renk olmuş, biz de onu aklımızla görüyoruz.
Ormandan geçtik, ama orası bile serin değildi, içinden bir sıcak çıkıyordu sanki. Atlar yokuş dikleştikçe yavaşladılar. Ağustos böceklerini duyuyorduk. Araba iyice yavaşlamış, yol sanki çamlarla daralmıştı ki birden bir manzara gördük.
"Brrrs" dedi arabacı, atları durdurdu: "Dinlensinler" dedi.
Durup manzaraya baktık... Yanımız hemen uçurumdu. Aşağıda kayalar, deniz; bir buğunun içinde öteki adalar. Ne kadar da güzeldi denizin mavisi, üzerinde kamaşan güneş: Her şey tertemiz, pırıl pırıl yerli yerinde. Manzara: Sanki tamı tamına bir dünya. Rüya ile ona bakmayı seviyorduk; sessizce.
Arabacı bir sigara yaktı, kokusu geldi.
Niye güzeldi buradan dünyaya bakmak? Belki hepsi gözüktüğü için. Belki buradan düşersek öleceğimiz için. Belki uzaktan hiçbir şey kötü olmadığı için. Belki hiç bu kadar yukarıdan bakmadığımız için. Ne yapıyorduk şimdi biz burada? Bu dünyada?
"Güzel mi?" dedim Rüya'ya. "Niye güzel?"
"Buradan düşersek ölür müyüz?"
"Ölürüz."
Bir an korkuyla uçuruma baktı. Ama sonra sıkıldı. Uçurum, deniz kayalar: Her şey hep aynıydı, hiç hareket etmiyordu. Sıkıcı. Bir köpek geldi! "Köpek," dedik. Kuyruğunu sallıyordu, hareket ediyordu. Onu sevdik, manzaraya bir daha bakmadık. (kaynak)
orhan pamuk

altıÇizilen

11 Ekim 2006

koku


 Geçenlerde Guy de Maupassant 'ın bir öyküsünü okudum. Öyküde Turgenyev 'in bir dost meclisinde anlattığı korkutucu bir anıdan bahsediliyor.



Turgenyev bir av gezisi sırasında serinlemek için bir ırmağa girmiş. Irmak ağaçların altında, ağaçların içinden, üstünde yüzen otlarla dolu, derin, soğuk ve berrak bir biçimde akıyormuş. Turgenyev yavaşca yüzüyormuş, ruhu sakinmiş, hafifçe otlara köklere dokunuyormuş, sarmaşanların tenini okşayıp gitmesinden mutluluk duyuyormuş. Derken bir el dokunmuş omzuna. Büyük bir sarsıntıyla arkasını dönmüş ve kendisine gözü dönmüş biçimde bakan korkutucu bir varlık görmüş. Bir kadına ya da dişi maymuna benziyormuş. kocaman kırışıklarla dolu bir yüzü  varmış ve gülüyormuş. şüphesiz memeleri olan adlandırılamaz iki şey önünden sallanıyormuş, upuzun, karmakarışık ve güneşten kızıllaşmış saçları yüzünü çevreliyor ve sırtının üstünde dalgalanıyormuş. 



Düşünmeden, düş kurmadan, anlamadan çılgın gibi kıyıya doğru yüzmeye başlamış. ama yaratık daha hızlı yürüyormuş ve onun dirseğine, bacaklarına sırtına dokunuyormuş sırıtarak.



Sonunda kovalamaca karaya çıkınca da devam etmiş. en sonunda bir çoban çocuğa rastlamışlar ve çocuk yaratığı kovmuş. meğer yaratık ormanda çobanların yardımıyla yaşayan deli bir kadınmış.



Hikaye korku üzerine bir hikaye ve böyle Turgenyev dışında birilerinin de anlattığı bir kaç kısa hikayeyi barındırıyor ve arada Guy de Maupassant korku üzerine değinmelerde falan bulunuyor.



Bu özerini verdiğim benim şimdiye kadar okuduğum en ürkütücü hikaye.



altıçizilen 




koku


 Geçenlerde Guy de Maupassant 'ın bir öyküsünü okudum. Öyküde Turgenyev 'in bir dost meclisinde anlattığı korkutucu bir anıdan bahsediliyor.



Turgenyev bir av gezisi sırasında serinlemek için bir ırmağa girmiş. Irmak ağaçların altında, ağaçların içinden, üstünde yüzen otlarla dolu, derin, soğuk ve berrak bir biçimde akıyormuş. Turgenyev yavaşca yüzüyormuş, ruhu sakinmiş, hafifçe otlara köklere dokunuyormuş, sarmaşanların tenini okşayıp gitmesinden mutluluk duyuyormuş. Derken bir el dokunmuş omzuna. Büyük bir sarsıntıyla arkasını dönmüş ve kendisine gözü dönmüş biçimde bakan korkutucu bir varlık görmüş. Bir kadına ya da dişi maymuna benziyormuş. kocaman kırışıklarla dolu bir yüzü  varmış ve gülüyormuş. şüphesiz memeleri olan adlandırılamaz iki şey önünden sallanıyormuş, upuzun, karmakarışık ve güneşten kızıllaşmış saçları yüzünü çevreliyor ve sırtının üstünde dalgalanıyormuş. 



Düşünmeden, düş kurmadan, anlamadan çılgın gibi kıyıya doğru yüzmeye başlamış. ama yaratık daha hızlı yürüyormuş ve onun dirseğine, bacaklarına sırtına dokunuyormuş sırıtarak.



Sonunda kovalamaca karaya çıkınca da devam etmiş. en sonunda bir çoban çocuğa rastlamışlar ve çocuk yaratığı kovmuş. meğer yaratık ormanda çobanların yardımıyla yaşayan deli bir kadınmış.



Hikaye korku üzerine bir hikaye ve böyle Turgenyev dışında birilerinin de anlattığı bir kaç kısa hikayeyi barındırıyor ve arada Guy de Maupassant korku üzerine değinmelerde falan bulunuyor.



Bu özerini verdiğim benim şimdiye kadar okuduğum en ürkütücü hikaye.



altıçizilen 




09 Ekim 2006

Novy Mir'in editörü bir gün yatakta İvan Denisovic'in Yaşamında Bir Gün'ün henüz yayınlanmamış dosyasını okuyordu. Okudukjlarından o kadar etkilendi ki, duyduğu saygıyı gösterebilmek için yataktan çıkmakla kalmadı, takım elbise giyip kravat taktı, okumaya devam etti.
altıÇizilen

03 Ekim 2006

_Mulberry Tree
Vincent Van Gogh, yağlı boya, 122cmx107cm,1889


Ağaçlar
Solgun, kızıl yorgunluk çöktü yine.
Güngörmüş ihtiyarlar onlar artık, ağırbaşlı...
Duru ve anlaşılır bir teslimiyetle,
Büyük uykuları için soyunuyorlar.
Yapraklarında gitgide belirsizleşen
o içsel ezgi,
esrik duygulara adanmış...

O ezgi ki,
geçmişin derin,unutulası izleri
silinip yok olana kadar sürecek olan,
avutan dinginliğine savrulurken onun.

Biz yorgun aşıklarda
bırakacağız kendimizi o ezgisel beşiğe.
Düşlerimiz de savrulup,
yapraklarla birlikte örtecek toprağı.
Eski bir örtü olacak
bu hüzün veren uykuya...
Yalçın Işık/2000

altıÇizilen

10 Eylül 2006

Schopenhaur'un "Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar"ında yaptığı alıntılardan yaptığım alıntılar


_kolay değildir mutluluk,
kendimizde bulmak çok zor,
başka yerde bulmak imkânsızdır.
[Chamfort]

_İnsanları huzursuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşleridir. [Epiktetos]

_Felsefede, politikada, edebiyatta, ya da sanatta olağanüstü olan tüm insanlar melankoliktir. [Aristoteles]

_Güzellik kalpleri bizim için önceden kazanan bir tavsiye mektubudur. [Schopenhauer]

_Delinin yaşamı ölümden beterdir. [Jesus Sirasch]
_Fazla bilgelik olan yerde, fazla keder vardır. [Vaiz, I, 8]
_En mutlu sözcük bile gülünç duruma düşer
Onu dinleyen kulak çarpıksa eğer.[Goethe]

_Etkili olamıyorsun, her şey ruhsuz kalıyor,
Kendini üzme!
Bataklığa düşen bir taş
Halkalar oluşturmaz. [Goethe]

_Başkalarını onurlandırdığımızda
Kendimizi soysuzlaştırmak zorundayız. [Goethe]

_...Kendileri biraz ışısınlar diye
Beni yadsımaya hazır olanların...[Goethe]

_Zihnin tüm neşesi, tüm canlılık, insanın onunla kendini kıyaslayarak yüksek görebileceği bir kimsenin varlığına dayanır. [Hobbes]

_Yalnız bir yaşamı sürekli aradım
(Dere, tarla ve orman tanıktır buna)
Işığın yolunu bulmamda yararı dokunmayan, O budala kafalardan kaçarak. [Petrarca]

_Yalnızlık zordur: ama yine de toplulukla olma,
Yoksa her yerde bir çölün ortasında kalırsın. [Angelius Silesius]

_Bırak kendi tasanla oynamayı
Bir akbaba gibi, yaşamını kemiren:
En kötü toplum bile duyumsatır sana,
İnsanların arasında bir insan olduğunu.
_Yaşının ruhuna sahip olmayan, yaşının tüm sıkıntılarını yaşar. [Voltaire]

-Çok yaşayan, çok da kötü yaşar. [İspanyol atasözü]

Schopenhaur'un "Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar"ında yaptığı alıntılardan yaptığım alıntılar


_kolay değildir mutluluk,
kendimizde bulmak çok zor,
başka yerde bulmak imkânsızdır.
[Chamfort]

_İnsanları huzursuz eden olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşleridir. [Epiktetos]

_Felsefede, politikada, edebiyatta, ya da sanatta olağanüstü olan tüm insanlar melankoliktir. [Aristoteles]

_Güzellik kalpleri bizim için önceden kazanan bir tavsiye mektubudur. [Schopenhauer]

_Delinin yaşamı ölümden beterdir. [Jesus Sirasch]
_Fazla bilgelik olan yerde, fazla keder vardır. [Vaiz, I, 8]
_En mutlu sözcük bile gülünç duruma düşer
Onu dinleyen kulak çarpıksa eğer.[Goethe]

_Etkili olamıyorsun, her şey ruhsuz kalıyor,
Kendini üzme!
Bataklığa düşen bir taş
Halkalar oluşturmaz. [Goethe]

_Başkalarını onurlandırdığımızda
Kendimizi soysuzlaştırmak zorundayız. [Goethe]

_...Kendileri biraz ışısınlar diye
Beni yadsımaya hazır olanların...[Goethe]

_Zihnin tüm neşesi, tüm canlılık, insanın onunla kendini kıyaslayarak yüksek görebileceği bir kimsenin varlığına dayanır. [Hobbes]

_Yalnız bir yaşamı sürekli aradım
(Dere, tarla ve orman tanıktır buna)
Işığın yolunu bulmamda yararı dokunmayan, O budala kafalardan kaçarak. [Petrarca]

_Yalnızlık zordur: ama yine de toplulukla olma,
Yoksa her yerde bir çölün ortasında kalırsın. [Angelius Silesius]

_Bırak kendi tasanla oynamayı
Bir akbaba gibi, yaşamını kemiren:
En kötü toplum bile duyumsatır sana,
İnsanların arasında bir insan olduğunu.
_Yaşının ruhuna sahip olmayan, yaşının tüm sıkıntılarını yaşar. [Voltaire]

-Çok yaşayan, çok da kötü yaşar. [İspanyol atasözü]

06 Eylül 2006

Vali, Durak Ağa'yı yemeğe çağırmış, Padişah küffara cenk açtığını söyleyerek büyük oğlunu askere istemiş, oğlan gitmiş, şehit...
Bir süre sonra Vali, Durak Ağa'ya Padişah'ın isteğini iletmiş ortanca oğlanı da askere istemiş.
O da gitmiş, şehit!
AĞA'nın elinde bir oğlu kalmış, ona gözü gibi bakarken Padişah küçük oğlanı da istemez mi?
Durak Ağa dayanamamış:
"Vali Paşa, sen git Padişah'ıma selamımı söyle, böyle, benim şeyime güvenip ona buna savaş açmasın!"
[milliyet'ten hasan pulur'dan aldım bunu...]

emotionalisme:heyecansalcılık hipokrit:ikiyüzlü
_yaşam o kadar ürkünç ki ona dayanmak ancak ona aldırmamakla mümkün olur! bu da ancak sanat dünyasında yaşayarak gerçekleşir. (flaubert)
_gerçeğin sadece bozulmuş biçimine sahip olduğumuz duygusu ve düşüncemizin öznel biçimleri içinde hapis edildiğimiz duygusu, ilk kez Mademe Bovary'de sanatsal ifadesini bulmuştur.
bovarizm:sürekli başka insanların yerinde olmayı isteyen, başka bir deyişle, kendilerini oldukları gibi değil, olmayı istedikleri gibi gören zavallıların yakalandıkları ruh hastalığı...
_hepimiz meçhul kişiler olarak ölüyoruz. (Balzac!)
siyaset=>toplumsal düzenleri ayakta tutmak veya yıkmak için başvurulan güç yöntemleri ideoloji=> bu yöntemleri anlamlandırma alanında ifade edilme biçimleri. ideoloji üzerinde çalışmalar anlamın (veya imlemin) tahakküm ilişkilerini sürdürmeye hizmet ettiği durumlar üzerinde çalışmalar yapmaktır. ideoloji dil'le değil söylem'le ilgili bir meseledir. ideoloji, belli insan özneleri arasında , dil'in belirli etkiler yaratmak amacıyla fiilen nasıl kullanıldığıyla ilgili bir şeydir
_her köyde "anavatan için ölenlerin anısına" dikilmiş bir tepeden bakan ve yerlerine kaçakların anıtlarını dikmek istiyoruz. Kaçakların anısına dikilen anıtlar aynı zamanda savaşta ölenleri de temsil edecektir; çünkü onların hepsi savaşa lanet okuyarak ve kaçanların mutluluğunu kıskanarak öldüler. Direniş hareketleri kaçaklardan doğdu. (Anti-faşist partizan, Venedik, 1943)
bir diğerini ezen her ulus, kendi zincirlerini yapmak için demir döğer
procrustean:yunan mitolojisindeki, efsanevî dev Procrustes, misafirlerinin boylarını yatağa uydurmak için çekip uzatır ya da kısaltırdı.
_zulmün kal'ası var, /hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır. (tevfikFİKRET)

21 Ağustos 2006

Ey Türk Titre Ve Kendine Gel

?İlk dikkatimizi çeken, sözlerdeki düşman/şeytan figürlerinin çokluğu. İlk zamanların ?komünist ve bölücülerine? zaman içinde, ?Apo?nun piçleri?, Yunan, Ermeni, Rus, Sırp, Bulgar, İtalya, hümanistler, satanistler, AB, ?Ermeni kocası Fransa?, ABD, Iraklı Kürtler, ve sayması cidden uzun sürecek başka düşman/şeytan figürleri eklenmiş.

?Ozan Nihat?ın 1985?te yazdığı, ?Kimler Komünist?? adlı eseri, anti-komünist türün tipik örneklerinden biri: ?Kimler komünist diye soruyorsun gardaşım/Akrep, fare, yılan, çıyan komünist/Nerede pislik görüyorsan gardaşım/Aha orada ayan neyan Komünist/Çok affedin sözün kaçarsa tadı/Devrim istiyormuş kükürtlü cadı/Oynaşcıl sürünün oynaş avradı/Arsız/ nursuz, zilli bayan komünist."

?Ermeni ulan Ermeni/Koynumda beslenen yılan Ermeni/Buğdayımla karnı şişen Ermeni/E be heey vicdanına boyuna senin/Kalayladım ulan soyunu senin/Asırlardır Türk?e nefret beslersin/Nerede bir Türk görsen donunu pislersin. (Ozan Nihat?ın ?Ermeni?ye Yumuşak Klay? adlı eserinden.)

?Ahmet Yılmaz ise ?ülkücülere faşist diyenlere seslenmiş: ?Ötüken yolu yokuştur/Kafaları tokuştu./Bize faşist diyenler/Ya haindir ya puşttur/Ya öyledir ya böyledir

?Ozan Nihat ?Yunan?a İkaz? adlı dev eserinde kıta sahanlığı sorununa değiniyor: ?Uslu uslu otur fazla kaşınma/G.züne yumruğu çakarız Yunan/On iki mil falan filan düşünme/ Yurdunu başına yıkarız yunan/Kardak?a göndedin pis keşişini/Serdirme oraya murdar leşini/Tek tek sakalını bir bir dişini/Küflü kerpetenle sökeriz Yunan/Tarih dersi fayda etmez dersen/İzmir?in körfezi yetmez dersen/Şimdi seni Akdeniz?e dökeriz Yunan/Şimdi okyanusa dökeriz Yunan/Kıprıs üzerine koyarsak tavrı/Mum yakıp ararsın bu günkü devri/Zaten Kıprıs2ın bir ucu sivri/Çevirip gözüne sokaız Yunan.?

?Dinlediğimiz albümlerin içinde kafayı Bulgarlar?a takan tek şarkıcı Ozan Alim'di. İşte ?Bilesin Bulgar?dan bir bölüm: ?Kanın aksın deryalar dem olsun/Kor ateşler ağzına gem olsun/Cesediniz çakallara yem olsun/Leşini köpekler yalasın Bulgar.?

?Ülkücü şarkılarda dış düşmanlara karşı, ?Yunan'ı vurmak, Erivan?ı almak, Talabani ve Barzani denilen itlerin defterini dürmek? gibi çeşit çeşit sebebe dayanan bir sınır ötesi harekât/ordunun sefere çıkması talebi var. ?Türk ordusu sana bir çift sözüm var/Hele kulağını ver be Mehmedim/Önce bir gecede Ermeni?nin işini bitir/Sonra Atina?nın bağrına otur/Ozan Nihat?ı da beraberinde götür.?
(?Ey Türk Titre ve Şarkı Söyle? Murat Toklucu, Rolling Stone Ağustos 2006)

[şöyle bi şey olsa: Türk faşistleriyle mesela Yunan faşistleri ateşli silahların falan serbest olduğu bir müsabakada karşı karşıya gelseler-bu müsabaka bir stadyumda gerçekleştirilse- bizler de böylece çekirdeklerimizi çıtlata çıtlata onların kahramanlıklarını izleyebilsek-ne güzel olurdu lan!? Ben hep Yunan faşistleri için tezahürat yapardım; onlara moral vermeye çalışır, olabildiğince çok faşist tepelemeleri için bir seyirci olarak centilmenlik sınırları içinde elimden geleni ardıma koymazdım.]

Aptallar

Aptallar dolaşıp duruyor dünyada
rüzgarın etkisiyle, açılıp kapanan
kalın kafalı bir kapı gibi. Herkes dinliyor sesini,
kaçınılması zor olan bu sesi;
gıcırdayarak
yalan yanlış kulak tırmalayan sesler
ve inanılması güç konuşmalar.
Her düşünceyi etkileyen,
Zaten bunların tek amacı;
tamamen saçmalık. Kimse birşey anlamıyor.
Bu denli saçmalıktan.
Yiyoruz yemeğimizi,
bu aptal kapının sesine kulak vererek.
İradesiz gürültü sürüyor gece boyu; uykumuza girip,
ve düşümüze karışıyor.
Her defasında, bittiği sanıldığı anda,
başlıyor yeniden. Kapı, sesinin çıktığınca
ve küfrederek konuşuyor kendi kendinle.
Aptallar böyledir işte.
Niels Hav_BirGÜN'den aldım

devrim


Mark Ziselson

1947?de mühendisler Suudi Arabistan?da dünyanın en uzun petrol boru hattını inşa etmeye başladılar. Arabistan?dan Akdeniz?e, 1700 kilometre boyunca petrol taşımak için tasarlandı bu hat ?bir de devrimi engellemek için.
Washington?da savaş sonrası Amerikan siyasetçileri Batı Avrupa?da solun sahip olduğu güçten rahatsız olmaya başlamışlardı. Fransa ve İtalya Kominist partileri popülerdi ve iyi örgütlenmişlerdi. Avrupa?nın diğer ülkelerinde sol zemin kazanmaktaydı. Kömünist solun başlıca destekçileri kömür madencileriydi. Avrupa?nın enerji ihtiyacının %90?ı kömürden sağlanmaktaydı ve bu bağımlılık kömür işçilerine azımsanmayacak bir siyasî güç kazandırmaktaydı. Trans-Arabistan boru hattıyla, Amerikalılar kömür yerine petrolü ikame ederek bu gücü azaltmayı planlıyorlardı.
Timothy Mitchell

Eğer bu olayda istenen sonuca ulaşılamamış, devrim veya ulusal anayasa reformu sonuçta başarısız olmuş, hatta bir süre geçtikten sonra her şey (şimdilerde politikacıların öngördüğü gibi) eski hâline dönmüş olsa bile, onun getirdiği felsefî ilham gücünden hiçbir şey kaybetmemeli. Çünkü bu olay fazlasıyla önemlidir, insanlığın çıkarıyla çok bağlantılıdır, ve etkisi dünyanın her tarafında, bu tarz çabaların tekrarı arzusuyla çalkalanan uluslar tarafından hatırlanmamak için fazlasıyla yazılmış vaziyettedir.
1798-Kant

Sorun burada, devrim fikrinin rasyonalliğe, insanî ilerlemeye ve toplumun mükemmelleştirilebilirliğne olan Aydınlanma inancından doğması, ne var ki
Modern devrimci programlar tarafından uygulandığında yıkıcı şiddete ve otoriterliğe yol açan şeyin yine aynı söylemler olmasıdır.
Saul Newman

Devrim yeni düzenlemeler amaçlar; isyan bizi başkaları tarafından düzenlenmemize izin vermeye değil, kendimizi düzenlemeye götürür ve ?kurumlar? hakkında hiçbir parlak umut bırakmaz. Bu kurulu olana karşı bir savaş değildir, çünkü büyüyüp gelişirse kurulu olan kendiliğinden yıkılır; bu yalnızca benim kurulu olandan kendimi azat etmemdir.
Maz Stirner
birikim/mayıs-haziran

sağ-sol

Solun ana özelliği eleştiridir. Buna karşın sağ, eleştirinin tam karşıtı olan yüceltme pozisyonunu alır rahatlıkla. Sol, riyakâr yönlerinin ifşa edilmesi gerektiğini düşündüğü hayatın ve dünyanın mevcut hâli karşısında daimi bir hoşnutsuzluk sergilerken, sağ, bütün insanları, kurumları, yaşanan dünyayı, doğayı, gelenekleri ve ahlakî düzlemde de insanlar arası etkileşimleri yöneten düzeni yüceltir. Sağ her ne kadar kötülüğün varlığını reddetmese de ona ontolojik bir özellik atfeder. İnsanların takdire şayan çabaları onu azaltmaya imkân tanısa da kötülük insanlık durumuna içkindir. Bunun karşısında, dünyanın izlediği güzergahın tarihsici bir okumasına sahip olan sol, kötülüğü belirli ve hâkim toplumsal-tarihsel koşullar olarak tanımlar. İşte bu yüzden, solun duyduğu hoşnutsuzluk ifadesini protesto retoriğinde bulan devrime yönelik bir güdüye yol açar. Tarihle kurulan bu farklı ilişki tarzı farklı insanbilimlerine de tekabül eder. Sağ, kati biçimde insan doğasına inanır. İnsanlar ne ise odurlar ve hiçbir şey bunu temelden değiştiremez. İnsanlar oluşurlar, bu anlamda da esasen her zaman bilinemez kalırlar. (?)
[makalenin ilerleyen satırlarında artık burjuva olmayan yeni bir sınıf üzerinde dururken, bu sınıfın neden sağ kanatta yer aldığını şöyle gerekçelendiriyor yazar]
Ne anlamda sağ kanattalar? ?artık bir toplumsal adalet duygusundan ve önceki kuşak aydınların hareketlerine yön veren suçluluk hissinden yoksul olmaları anlamında. Sömürü gibi bir mefhum onlara tamamen yabancı? Mevcut haliyle dünya onlara münasip geldiği için sağcı oldukları söylenebilir. Yeni kapitalizmle iç içeler. Üretim ilişkileri alanında ve iktisadi düzende topyekün devrim düşüncesini tamamen terk etmiş durumdalar. Topyekûn devrim için beklemeye gerek yok; onlar için çoktan gerçekleşti.
[bu yeni sınıfla finans, sanat, moda, bilişim teknolojisi, iletişim, ve medya sektörlerinde yer alan bir kitle kastediliyor]
?1968 Mayıs?ı Sonrasında Sol ve Topyekûn Devrime Duyulan Özlem? Luc Boltanski, Birikim Mayıs Haziran 2006

15 Haziran 2006

heterodoksi

Kıldan köprü yaratmışsın gelsin kulum geçsin deyu
Hel biz şöyle duralım yiğit isen geç a Tanrı.
[Kaygusuz Abdal]

Gitdi beyler mürveti binmişler atı
Yedüği yoksul eti içdüği kan olısar.
[Yunus Emre]

reha çamuroğlu'ndan aldım bunları

namazda huşû hakkında

...bir savaşta Hz. Ali'nin bacağına isabet eden ve çok ıstırap veren bir okun oradan çıkarılması gerekmektedir. Cerrahi müdehalenin acısına dayanamayacağını anlayan Hz. Ali, cerraha namaza durmak istediğini bildirmiş ve böylece ok ancak o namazda iken çıkartılabilmiştir. Bunun sebebi, Haz Ali'nin namazda kendisini tamamen Allah'a vermesi, huşû içinde ibadet etmesi dolayısıyla cerrahi müdehalenin acısını duymamasıdır...

matamatik bilmenin faydaları

Kış gelince, uzun paltomun altından, kendimi gazete kağıdından sargılarla sarmalardım ve bunları Nisan?da, toprak iyiden iyiye uyanana kadar atmazdım. Times Literary Supplement, insanı hiç yarı yolda bırakmayan sağlamlığı ve su geçirmezliğiyle, bu amaca takdire şayan bir uygunluk gösteriyordu. Osuruğa bile bana mısın demiyordu. Bu konuda elim kolum bağlı, karanfilimden en ufak fırsatta gaz kaçıyor, arada bir bu durumdan söz etmemek benim için çok zor, her ne kadar çok iğrensem de. Bir gün kaç kere osurduğumu saymıştım. On dokuz saatte üç yüz on beş osuruk, yani vasati saate on altı osuruktan fazla. Aslına bakarsanız hiç de aşırı bir miktar değil. Her on beş dakikada dört osuruk. Lafı edilmeye bile değmez. Dört dakikada bir osuruk bile etmiyor. İnanamıyorum. Yav, buna osurmak bile denmez, bu konuyu hiç açmasam daha iyiymiş. Fevkalade bir şey, matematiğin insanın kendisini bilmesine böylesine yardımcı olması.
Krş. Samuel Beckett, ?Üçleme: Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayan?, çev. Uğur Ün, Ayrıntı Yayınları, s. 33.
_kaynak

31 Mayıs 2006

borges'in alıntılarından alıntılar

Aşağılanmada bir kesinlik vardı sanki. (T. E. Lawrence) Yüzümü areıyorum,/ Dünya yaratılmadan önce benim olan (Yeats) Ve kraliçe bir gün Asterion adlı bir oğula can verdi. (Apollodoros) Beni öldürse bile inanacağım ona. (Eyüp 13:15) Tanrım! Bir fındık kabuğuna sığıp, gene de kendimi hudutsuz ülkelerin hükümdarı sayabilirdim. (Hamlet, II, 2) Allah da onu yüz yıl ölü bıraktıktan sonra dirilterek, "Ne kadar zaman kaldın?" diye sormuş, o da, "Bir gün, belki daha az," demiş. (Kur'an II. 259) ... kadınların aşkına değip geçerken... (2 Samuel 1:26) "...kendisine yuva yapan örümcek gibi; oysa yuvaların en çürüğü örümcek ağıdır." (Kur'an, XXIX, 40)

24 Mayıs 2006

Taşrada Düğün Hazırlıkları - 102. Aforizma / Franz Kafka

Çevremizdeki acıları bizim de çekmemiz gerekmektedir. Hepimizin ortak bir vücudu yoktur, ama ortak bir büyümesi vardır: bu ise, şu ya da bu biçimde acılar içinden çekip götürür bizi. Nasıl ki çocuk belli bir gelişim sonucu yaşamın tüm evrelerinden geçer(her evrede, istek ve korku bakımından bir önceki için erişilmez görünür aslında), yaşlanır ve sonunda ölürse, biz de bunun gibi(insanlıkla aramızdaki bağ, kendimizle aramızdaki bağdan güçsüz değildir) yaşadığımız dünyanın tüm acılarından geçerek gelişiriz. Bu konuda adalete yer yoktur, acılardan ürkmeye ya da acıları üstünlük diye yorumlamaya yer yoktur.

153. fragman

Son olarak. - Umutsuzluk karşısında sorumlu bir biçimde sürdürülebilecek tek felsefe, her şeyi kurtarılmanın bakış açısından görünecekleri biçimiyle düşünme çabasıdır. Kurtarılışın dünyaya saçtığı ışıktan başka ışığı yoktur bilginin; başka her şey kurgudur, tekrardır, sadece tekniktir. Perspektifler oluşturulmalı, öyle perspektifler ki dünyayı yerinden uğratsın, yadırgatsın, onu bütün çatlakları, kırışıklıkları, yara izleriyle birlikte bir gün mesihin ışığında görüneceği gibi sefalet ve çarpıklığıyla göstersin. Keyfiliğe ya da cebre kaymadan, sadece nesnelerle temas yoluyla böyle perspektiflere ulaşmak- düşüncenin görevi sadece budur. En kolay şeydir bu, çünkü durum bunu istemektedir bizden, çünkü sonuna kadar götürülen negatiflik, adı konduğunda ve göz kırpmadan yüzleşildiğinde, kendi karşıtının ayna imgesini verir. Ama aynı zamanda en imkansız olan şeydir, çünkü varoluşun menzilinin dışında duran, bir milim bile olsa dışında duran bir bakış açısını gerektirir; oysa hepimiz biliyoruz ki herhangi bir geçerli bilgi ancak varolandan elde edilebilir, ama böyle olduğu için de kaçmaya çalıştığı sefalet ve çarpıklığın izlerini taşır. Düşünce, koşulsuz olan adına kendi koşulluluğunu ne kadar yadsırsa, dünyaya da o kadar bilinçsizce ve dolayısıyla o kadar yıkıcı biçimde teslim eder kendini. Sonunda kendi imkansızlığını bile mümkün olan adına kavramak zorundadır. Ama düşüncenin böylece altına girdiği yükün yanında, kurtarılmanın gerçekliği ya da gerçekdışılığı sorunu da pek önemsizdir.
Minima Moralia - Theodor Adorno - Metis Y.

altıÇizilen

16 Mayıs 2006

kara değil mi?


Bana kara diyen dilber
Gözlerin kara değil mi?
Yüzünü sevdiren gelin
Kaşların kara değil mi?

Beni kara diye yerme
Mevlâ'm yaratmış, hor görme
Ala göze siyah sürme
Çekilir, kara değil mi?

[badem'in 'badem'albümünün giriş parçasının sözleri bunlar. karacaoğlan'a ait... (şarkı da çok iyi yapılmış..) şiirin tamamı şurada.
altıÇizilen

04 Mayıs 2006

kar küreyicileri

Çocukluğumda, kar küreyen adamları ilk kez gördüğüm günü anımsıyorum. İncecik pılı pırtılar içindeydiler. Ne yaptıklarını, kim olduklarını sormuştum büyüklere. İşsiz adamlar olduklarını ve yemek paralarını çıkarsınlar diye onlara bu işin verildiğini söylemişlerdi. Öyleyse layıklarını bulmuşlar, diye bağırmıştım hırsla, kar küreyenin layığı budur! Sonra da kendimi tutamayıp hıçkırıklara boğulmuştum.
adorno, minima moralia, metis1998

17 Nisan 2006

Antalyalı Genç Kıza Mektup _Ahmet Hamdi Tanpınar


Mektubunuza vaktinde cevap veremedim. Maalesef kâtibim yok. Halbuki şair, muharrir ve üniversite hocası olarak işim epey fazla. Lise sınıflarını, vaktiyle efsanevî denebilecek uzak bir çağda, yani 1918-1919 yılları arasında, benim gibi Antalya'da okuyan ve beni merak eden bir genci hiçbir şekilde bekletmek istemezdim.

altıÇİZİLEN|yazının tamamı

15 Nisan 2006

Avangard ve Ötesi


Avangard, demek ki yıkıcıdır, belleği olmayan bir yıkıcılıktır fakat söz konusu olan: Gelenekle birlikte geleneğe ait algılama biçimleri de tahrip edilmeli, dahası unutulmalıdır. Dionyssoscu bir esrime içinde bir deha olarak sanatçı, kitleden farklı, daha doğrusu, onun dışında ve neredeyse üzerinde bir bireysellik içerisinde -ki bu bireysellik nihai olarak narsisizmle tamamına ermeye mahkumdur- yeni formlar icad etmeli, icad ettiklerini daha tam kavranamadan yeniden yıkmalı, tahrip etmeli, bozmalı, ardından sil baştan yapıp yepyeni formlar yaratmalıdır. Ve bu yaratma süreci belirlenimsiz, dehaya özgü bir akıldışılıkla, sezgiyle daha çok, nereye varacağını bilmeden devam etmeli ve her adımda hakikate dair yeni açılımlara mevzi açmalıdır - ki bu hakikat artık özneldir: Deha'ya ait öznel hakikat kitle için nesneldir. Sanatçı bunu, potansiyelinin sınırlarını aşmakta zorlanan, sıkışmış kitlenin kendini açımlaması için yapmalıdır.
altıÇİZİLEN|yazının tamamı|

28 Mart 2006

Batı Felsefesinde 'Kadın' ve 'Erkek'


Platon evrendeki akıl ve düzenin yansımasının kadın ruhunda, erkek ruhundaki kadar net olmadığını varsayılır.

Francis Bacon'a göre doğa, hem kadınsı hem de bilinebilir bir doğa niteliğini kazanır. Bilinebilir Doğa, kadınsı bir şey gibi sunulur ve bilimin görevi, bu kadın üzerine doğru türden bir erkek tahakkümü kurmaktır. "Zihin ile Doğa'yı, iffetli ve yasal bir yolla evlendirelim", der Bacon, evlilikteki doru türden hakimiyetin zorbalık anlamına gelmediğini öne sürer. Doğa üzerinde "ancak kendisine itaat ederek hakimiyet kurulabilir." Bacon'un ilk kitaplarından birinin adı Zamanın Erkeksi Doğuşudur...

İlerleme, der Philo, "aslında erkek olana yönelerek, kadın cinsiyetini terk atmekten başka bir şey değildir.; çünkü kadın cinsi maddidir, edilgendir, cisimsel ve duygu-algısaldır; oysa erkek olan etken, rasyonel, cisim dışı ve zihin ve düşünceye daha yakın olandır.

Augustinus'a göre kadın rasyonel zihinsel zeka kapasitesi bakımından eşit yaradılışa sahiptir; fakat taşıdığı bedenin cinsiyeti nedeniyle, eyleme arzusunun rasyonel zihinle doğrudan edimde bulunma becerisi kazanması için bağımlı yaratılmış olmasına benzer biçimde, erkek cinsiyetine bağımlı kılınmıştır.

Descartes Metot Üzerine Konuşma'da kesin bilgiye ulaşmak için geliştirdiği bilgi yönteminin "kadınların bile" işine yarayabileceğini yazmıştır. Kartezyen Erkek Akıl'ın şeylerin doğru bilgisine ulaşmak için aşması gereken duyusal alandan kadınlar sorumludur. O, erkek ise eğer bilimin nihaî temelini yakalamak istiyorsa, bilimsel etkinliğin büyük bir bölümünde, disiplinli imgelem düzeyinde ve katı, saf anlık düzeyine geçmek zorundadır. Kadının görevi, erkek Akıl'ın avuntu, ısı ve gevşeklik ihtiyacını gidereceği alanı, zihin ve bedenin birbirine karıştığı alanı korumaktır. Erkek, eğer Akıl'ın en yüce biçimini uygulamak istiyorsa yumuşak duyguları ve duyusallığı geride bırakmak zorundadır; onları erkek için koruyacak olan kadındır.

Rousseau, kadınları, Akıl tarafından ehlileştirilmesi gereken potansiyel bir düzensizlik kaynağı olarak görür. Rousseau, D'Alembert'e Mektup'ta kadınlardan şikayet eder: "Hiçbir halk hiçbir zaman aşırı şaraptan mahvolup gitmemiştir; mahvolanlar hep kadınların kural tanımazlıklarından mahvolmuştur", der.

Kant Yüce ve Güzel Üzerine'de bilgilenme çabasında olan bir kadın, "sakal sahibi olmayı istese daha iyi olur çünkü edinmeye uğraştığı derinlik havasını bu şekilde daha iyi ifade edebilir," der. Fakat soyur düşünme eksikliği, kadın zihnindeki bir kusur olarak görülmez; tümelleri kavrama eksikliği, kadının sahip olduğu başka zihinsel özelliklerle -beğeni, duyarlılık, pratik akıl vb.- ile doldurulur.

Shopenhauer, Kadınlar Hakkında adlı bir denemesinde, kadının akıl yürütme gücünden yoksun oluşunu doğuştan gelen bir olgunlaşmamışlık olarak dile getirir. Shopenhauer, kadınların oldukça sınırlı türden bir akıl yürütme becerisi kazanabileceklerini ve "bütün yaşamları boyunca büyük bir çocuk olarak" kalacaklarını düşünür.

Hegel, Hukuk Felsefesi'nde kadın bilincinin karakteristiği olan "mutlı düşünceleri, beğeni ve zerafet"i erkeğin "tümel bir yeti" gerektiren başarısı ile karşılaştırır. "Kadın, bilgiyi edinerek değil, yaşayarak adeta fikirleri soluyarak öğrenir. Buna karşılık erkek, erkeğin statüsü ancak düşüncenin gerilimiyle ve teknik bir çabayla kazanılır." Hegel, kadın bilincini, Sivil toplum'un kadın bilincine daha çok varmış yaşamına göre oldukça ilkel olan Aile yaşamı ile bir tutar.

Son cümle de artık Simone de Beauvoir'den olsun:
"Kadınlar, kendi tasarılarını yansıtan herhangi bir erkek miti kuramamış oldukları" içindir ki "hâlâ erkeklerin rüyalarıyla rüya görürler."
(Erkek Akıl, Genevieve Lloyd, Ayrıntı,1996, İst.)

20 Mart 2006

Nasıreddin-i Tusi'nin Bahname adlı eserinde güzel kadın

"Ey oğlu, imdi sana avratların güzellik alametlerini zikredeceğim. İşbu alâmetleri bünyesinde barındıran avrat, avratların hasıdır. Meğer ki, bir avratta bu alâmetler eksik ve az ola, avrat o kadar güzellikten uzak ola.. Güzellik alâmetleri şunlardır:

Avradın dört nesnesi kara gerek. Saçı, kaşı, kirpiği ve gözünün karası.
Avradın dört nesnesi kızıl gerek. Dili, dudağı, yanakları ve avurdları.

Avradın dört nesnesi yuvarlak gerek. Yüzü, gözü, topukları ve bilekleri.
Avradın dört nesnesi uzun gerek. Boynu, burnu, kaşı ve parmakları.
Avradın dört nesnesi hoş kokulu gerek. Burnu, azası, eli, kolu, koltuk altları ve ayakları.
Avradın dört nesnesi geniş gerek. Alnı, göğsü, gözleri ve butları.
Avradın dört nesnesi dar gerek. Ağzı, göbek deliği, kulak delikleri ve burun delikleri.
Avradın dört nesnesi küçük gerek. Ağzı, elleri, ayakları ve kulakları.
Ve dahi avradın başı ne büyük ola ne de küçük ola. Ve boynu ne uzun ne de kısa ola. Ve eti yuvarlak ola.
Ve benzi de ak ola veyahut kaz benizli veya karayağızın güzeli ola.
Ve teni de pembe ola.
Ve saçı sık ve uzun ola. Zira saç avratların yüz suyudur.
Güldüğü vakit güzel ola. Zira avradın gülüşünün hoşluğu, diğer özelliklerinden önce gelir.
Ve gözlerinin karası çok ola. Kaşları çatık ola.
Ve yürüdüğü zaman, kalçasının etleri titreye.
Huyu tatlı ola, sözü tatlı ola ve yumuşak ola.
İşte bu özelliklere sahip avrat güzelliğinin olgunluğuna ulaşmış demektir.

(haber7.com)

12 Mart 2006

kitap-lık:tuz biber şeker

  • Ezra Pound'un vatana ihanetle suçlanması üzerine Hemingway şöyle demişti: Azra'nın biraz aklı varsa kendini vurur. Aslında kendini 12. Kanto'dan sonra vurmalıydı bence, hatta belki daha da önce.

  • Rilke ayakta yazardı. Lewis Carroll da. Thomas Wolfe da.
  • Murasaki Şikibu'nun kitabında hizmetkârlar hariç 430 karekter vardır.
  • Balzac genellikle geceyarısı yazmaya başlar, 12-18 saat durmadan yazardı. Kahve içinde yüzerek.
  • Yeats Dublin sokaklarında yürürken kendi kendine konuşurdu.
  • Thales, piramitlerin yüksekliğini bulma problemini koayca çözmüştü. Kendi gölgesi, kendi boyuna eşit olduğu anda piramidin gölgesinin uzunluğunu ölçerek.
  • II. Dünya Savaşı'nda Wittgenstein'ın her iki tarafta da çarpışan yeğenleri vardı.
  • Ve Durgun akardı Don'u Solohov'un yazdığı tartışmalıdır.
  • Çingeneler adlı ünlü romanın yazarı Osman Cemal Kaygılı, Kıtaat-ı Fenniye Kalemi'nde çalışırken Mahmut Şevket Paşa'ya yapılan suikastta rolü olduğu iddiasıyla Sinop'a sürülür. (1913) Yaşamının en karanlık ve yoksul günlerini geçirdiği Sinop'ta üstü başı perişanken çektirdiği fotoğrafın arkasına, "Siyaset mezerlığına destursuz abdest bozduğum için Peri-i Hürriyet tarafından çarpıldığımın resmidir" diye yazarak yazgızıyla alay etmekten geri kalmaz.
  • Shopenhauer flüt çalardı.
  • Mahler, karısı Alma'nın Walter Gropius'la ilişkisi olduğunu öğrenmiş ve bütün bir gün boyunca konuyu Freud'la tartışmıştı.
  • Kitaplarını moral bozukluğu anlarında ve kendine güvenini yitirdiği zamanlarda okurmuş Orhan Pamuk.
  • Karısının ısrarlı cinsel cinsel istekleri nedeniyle intihara kalkışır Çaykovski.

11 Mart 2006

Simone de Beauvoir:Parti ve Kadın


"Ben solcu bir kadınım, solcu bir partiyle kadın davasının daha çabuk çözüleceğini pek zannetmiyorum. Zaten solcu bir parti de, öteki partiler gibi erkekler tarafından yönetilmektedir. Kadınlar konusuna yaklaşmak gerekince de, bunlar solcu erkekler gibi değil de tıpkı düpedüz erkekler gibi davranmaktadırlar. Zamanla anladım ki kadınların mücadalesiyle pekiştirilmezse sınıflar kavgası aldatıcıdır. Çoğu sosyalistler cinsel karşıtlığı sınıfsal karşıtlığa göre ikincil saymaya yatkındırlar. Oysa kendilerine sosyalist denilen ülkelerde şu bizim MLF (Kadınların Kurtuluş Hareketi) gibi bir hareketi örgütlemek yasaktır. Bence mücadeleyi iki düzeyde birden yürütmekte yarar var, karıştırmakta değil. Erkekler, partileri ne olursa olsun, kadınların yaşantısını gerçekten hesaba katamıyorlar."

05 Mart 2006

ağzı laf yapan, kızları götürüyor


Modern olan, imkânsız metinlerini (kavramsal sanat) aktarmak için ürettiği üst dil yüzünden an geliyor tıkanıp kalıyor. Modern'e verilen postmodern cevapsa, geçmişi tanıyıp kabullenmekten ibaret; çünkü geçmiş gerçekte asla yok edilemez, yok edilmesi bizi mutlak sessizliğe götürür. Geçmiş, zaman zaman ziyaret edilen bir uğrak yerine dönüşür: ama ironiyle, masumca değil.

Postmodern hâli kültürlü bir kadını seven bir adamın haline benzetiyorum. Adam kadına, "sana deli gibi aşığım" diyemeyeceğini bilir, çünkü kadının, bu sözleri Barbara Cartland'ın yazmış olduğunu bildiğini bilir (kadın da onun bütün bunları bildiğini bilir). Şöyle diyebilir: "Barbara Cartland'vari bir deyişle, sana deli gibi aşığım. " Sahte masumiyetten sakındığı, masum bir söz söylemenin artık imkansız olduğunu açıkça ortaya koyduğu bu noktada, yine de kadına söylemek istediği şeyi söylemiş olur: Yani onu sevdiğini, onu masumiyetin kaybedildiği bir çağda sevdiğini. Kadın da onun aklına uyarsa, sonuçta bir ilan-ı aşk gerçekleşmiş olur. Konuşanların ikisi de kendilerini masum hisstmeyecektir; geçmişin, çoktan söylenmiş olanın yarattığı ve ortadan kaldırılamayacak güçlüyü kabul edeceklerdir. İkisi bile bile, ama haz alarak, bir ironi oyunu oynayacaktır.
_umberto eco:cogito kış2006

26 Şubat 2006

kralın ayrıcalıkları

1560 yıllarında Montaigne, Rouen'de bir denizcinin getirdiği üç brezilyalı yerliyle karşılaştığında, içlerinden birine kendi ülkesinde reisin (o "krak" sözcüğünü kulanıyordu) ayrıcalıklarının ne olduğunu sormuştu. Kendisi de reis olan yerli şu yanıtı verdi: "Savaşta en önde gitmek."

"hüzünlü dönenceler" levi-strauss, yky.

13 Şubat 2006

heidegger:ölüm


ölüm, Dasein'in var olduğu andan itibaren devraldığı bir varlık minvalidir.

bir insan yaşamaya başladığı andan itibaren ölmeye hazırdır. {H. Johannes von Tepl'in bu sözünü sık sık alıntılarmış}

Dasein'in var olması, idrak edici var-olma-imkânı şeklindedir.

varoluş-> "idrak edici varolma

Dasein'in "muallaktalığı"

ölüm Dasein'in olanaklı tümlüğünü sınırlandırıp belirlemektedir.

Dasein'in özü açısından bakıldığında ölümün varoluşu yaşamsal anlamda "ölüme doğru varolma"dır, başka bir ifadeyle: var-değile doğru varolmadır.

Dasein'in ölümle sona ermesi, bu yüzden, tamamlanamayacak olmaya yazgılı olması.

çünkü geride kalanlar açısından bakıldığında, kendilerinden kpartılarak "geçen"in ölü bedeni, pek çok ilgilenmelerin nesnesi olabilmektedir. Cenaze töreni, defin işlemleri vs.

mevtayla bir şekilde bir arada var olup ilgilenirken, ölü bizatihi "var" değildir.

Dasein varolduğu müddetçe "henüz" tam olarak gerçekleşmemiş olandır. bu Dasein'ın muallakta oluşudur.

ölen Dasein, yaşamsal yolunun sonuna gelmiş olmaktadır. ama bu söz konusu Dasein'ın kendine özgü olanaklarının tamamını gerçeğe dönüştürü anlamına gelmez. BU NEDENLE ÖLÜM, ELDEKİ İMKÂNLARIN SİLİNMESİDİR!

Daseinlar'in çoğu ne yazık ki, dağılmış ve tükenmiş bir hamlık içinde ölmektedir.

borges


zaman beni sürükleyen bir nehir,
ama nehir benim.
Beni tüketen bir ateş, ama ateş benim.
Evren, ne yazık ki, gerçek;
ben, ne yazık ki, Borges'im.

10 Şubat 2006

evlilik

"Dünyanın gelmiş geçmiş en veciz şahsiyetlerinden Oscar Wilde der ki: 'Evlilik, hayal gücünün zekâya karşı zaferidir. İkinci evlilik ise umudun tecrübeye karşı zaferidir.'
Bana sorarsanız evlilik, sevişmek için belediyeden icazet almak, bir sürü daraltıcı formaliteyle uğraşmak, eşşek yükü masraf yaptığın halde misafirlerin kusur bulabildiği ve arkandan dedikodunu yapabildiği bir düğünde bir sürü insanı yalapşap öpmek zorunda kalmak, yanılıp da bir adamı sevdin diye çoğu zaman haddinden fazla mütecessis koca bir sülaleyle birlikte yatağa girmek, sonunda da yine büyük bir ihtimalle hayal kırıklığına uğramak ve sıkılmak, sıkılmak, sıkılmaktır."

e e cummings

seviyorum beraberken vücudumu
vücudunla. öylesine yepyeni bir şey ki bu.
kaslar daha bir gergin sinirler daha da
vücudunu seviyorum senin. yaptığını seviyorum
nasıllarını seviyorum. belkemiğini seviyorum
vücudunun, kemiklerinin titreyişini sonra
sert düzgünlüğünü ve art arda, art arda
öpeceğim, öpmeyi seviyorum şununu bununu
seviyorum çarpıcı elektrikli kürkünü
okşamasını yavaşça kıvırcıklığını
ve ikiye ayrılan etten çıkanı, geleni
seviyorum... ve gözlerin iri aşk kırıntıları,

ve belki de kıvancını seviyorum

altımda benim yepyeni

çev.: ilhan berk

aptallık

1) "İnsanlar bilgisiz doğar, aptal değil, eğitilerek aptal olurlar..." => Bertrand Russell

2) "İnsanoğlunun aptallık gücünü asla küçümseme!.." => Robert Heinlein

3) "Dünyada insandan daha fazla aptal vardır..." => Heinrich Heine

4) "Bir aptal utanacağı bir şey yaptığında; yaptığı şeyin mutlaka görevi olduğunu iddia eder..." => George Bernard Shaw

5) "İki şey sonsuzdur, insanoğlunun aptallığı ve evren. Fakat ikincisinden o kadar emin değilim..." => Albert Einstein

6) "Tüm aptalları kendi tarafına topla, böylece istediğin herhangi bir seçimi kazanabilirsin..." => Frank Dane

7) "Dünyada gerçek cehalet ve özenle yapılmış aptallıktan daha tehlikeli bir şey yoktur..." => Martin Luther King Jr.

8) "Zeki bir cehennem, aptal bir cennetten daha iyidir..." => Victor Hugo

9) "İnsan olmaktansa istiridye olmayı tercih ederdim; hayvanların en aptalı
ve amaçsızı..." => George Berkeley (shockhaber'den aldım bunları)

ayrılık

ki rayı gibiyiz
bir tren yolunun
yakın olması
neyi değiştirir
son istasyonun
>sunay akın

ayriligi olum ile tartarlar;
elli dirhem fazla gelir ayrilik
>nevsehirli yahya

marx'ın mezarı başında


Highgate Mezarlığı, Londra
17 Mart 1883
14 Mart günü, öğleden sonra üçe çeyrek kala, yaşayan düşünürlerin en büyüğü artık düşünmez oldu. Ancak iki dakika yalnız bıraktıktan sonra, odaya girince, onu koltuğunda rahat rahat, ama sonsuzluğa dek, uyumuş bulduk.
Avrupa ve Amerika militan proletaryasının bu adamda yitirmiş bulunduğu şey, tarihsel bilimin bu adamda yitirmiş bulunduğu şey, ölçülemez. Bu devin ölümü ile bırakılan boşluk, kendini duyumsatmakta gecikmeyecek.
Nasıl ki Darwin organik doğanın gelişme yasasını bulduysa, Marx da insan tarihinin gelişme yasasını, yani insanların, siyaset, bilim, sanat, din, vb. ile uğraşabilmelerinden önce, ilkin yemeleri, içmeleri, barınmaları ve giyinmeleri gerektiği; bunun sonucu, maddi ilksel yaşama araçlarının üretimi ve, böylece, bir halk ya da bir dönemin her iktisadi gelişme derecesinin, devlet kurumlarının, hukuksal görüşlerin, sanatın ve hatta sözkonusu insanların dinsel fikirlerinin üzerinde gelişmiş bulundukları temeli oluşturdukları ve, buna göre, bütün bunların şimdiye değin yapıldığı gibi değil, ama tersine, bu temele dayanarak açıklamak gerektiği yolundaki, daha önce ideolojik bir saçmalıklar yığını altında üstü örtülmüş bulunan o temel olguyu buldu.
Ama hepsi bu değil. Marx günümüz kapitalist üretim tarzı ile onun sonucu olan burjuva toplumun özel hareket yasasını da buldu. Artı-değerin bulunması, sonunda, bu konuyu aydınlattı; oysa, burjuva iktisatçıların olduğu kadar sosyalist eleştiricilerin de daha önceki bütün araştırmaları, karanlıklar içinde yitip gitmişlerdi.
Bu türlü iki bulgu koca bir yaşam için yeterdi. Kendisine böyle bir tek buluş yapma nasip olana ne mutlu! Ama Marx araştırmada bulunduğu her alanda (bu alanlann sayısı çoktur ve bir teki bile yüzeysel irdelemelerin konusu olmamıştır), hatte matematik alanında bile, özgün buluşlar yaptı.
Bilim adamı olarak, buydu. Ama onun etkinliğinde asıl önemli olan, hiç de bu değildi. Marx için bilim, tarihi etkinliğe geçiren bir güç, devrimci bir güçtü. Pratik uygulamasının düşünülmesi belki de olanaksız olan herhangi bir teorik bilimdeki bir bulgudan duyabileceği sevinç ne denli katıksız olursa olsun, sanayi için, ya da genel olarak tarihsel gelişme için doğrudan doğruya devrimci bir önem taşıyan bir bulgu sözkonusu olduğu zaman duyduğu sevinç bambaşkaydı. Böylece Marx, elektrik alanındaki bulguların gelişmesini ve, daha şu son günlerde, Marcel Deprez'in çalışmalarını çok dikkatli bir biçimde izliyordu.
Çünkü Marx, her şeyden önce bir devrimciydi. Kapitalist toplum ile onun yaratmış bulunduğu devlet kurumlarının yıkılmasına şu ya da bu biçimde katkıda bulunmak, kendi öz durumunun ve gereksinmelerinin bilincini, kendi kurtuluş koşullarının bilincini kendisine ilk onun vermiş bulunduğu modern proletaryanın kurtuluşuna yardımda bulunmak, onun gerçek yönelimi işte buydu. Savaşım onun en sevdiği alandı. Ender görülür bir tutku, bir direngenlik ve bir başarı ile savaştı o. 1842'de birinci Rheinische Zeitung'a, 1844'te Paris'teki Worwärts'a, 1847'de Brüksel'deki Deutsche-Brüsseler-Zeitung'a, 1848-1849'da Neue Rheinische Zeitung'a 1852'den 1861'e değin New York Tribune'e katkı, ayrıca, bir sürü kavga broşürünün yayınlanması, tüm yapıtının doruğu olan büyük Uluslararasi Emekçiler Derneğinin kuruluşuna değin Paris, Brüksel ve Londra'da çalışma, işte, eğer başka hiçbir şey yapmasaydı bile, yapıcısının gurur duyabileceği sonuçlar.
Marx, işte bu yüzden zamanının en sevilmeyen ve en çok karaçalınan adamı oldu. Mutlakiyetçi olduğu kadar cumhuriyetçi hükümetler de kovdular onu; tutucu burjuvalar ile aşırı demokratlar onu karaçalma ve kargışlara boğmakta birbirleri ile yarışıyorlardı. O bütün bunları, hiç aldırmaksızın, örümcek ağları gibi yolunun dışına atıyor ve ancak çok zorunlu durumlarda yanıtlıyordu. Sibirya madenlerinden Kaliforniya'ya değin, Avrupa ve Amerika'nın her yanına dağılmış, tüm dünyanın milyonlarca devrimci militanı tarafından ululanmış, sevilmiş ve aklanmış olarak öldü o. Ve ben çekinmeden söyleyebilirim ki, onun birçok karşı-düşüncede olan hasmı olabilirdi, ama kişisel düşmanı pek o kadar yoktu.
Adı yüzyıllar boyunca yaşayacak, yapıtı da!

>17 Mart 1883 günü Highgate'de Engels tarafından İngilizce yapılan konuşma

kafka:aforizmalar


3.
İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet? ten kovulurlar, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama belki de belli başlı sadece bir günah var: Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.

5.
Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya erişmek gerekir.

16.
Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.

22.
Sen ödevsin. Ama görünürde öğrenci yok.

24.
Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olmayacağını anlamak ne büyük bir mutluluktur.

30.
İyi, bir bakıma rahatsızlık vericidir.

42.
Tiksinti ve nefret dolu bir başı önüne eğmek.

58.
İnsan ancak olabildiğince az yalan söylediğinde olabildiğince az yalan söylemiş olur; yoksa olabildiğince az yalan söyleme fırsatı bulduğunda değil.

59.
Bir merdivenin üzerine basılmaktan yeterince çukurlaşmamış basamağı, basamağın kendi açısından, ıssız çatılmış bir tahta parçasıdır yalnız.

68.
Ev halkını koruyan Tanrıya inanmaktan daha keyif veren ne olabilir!

76.
Şu duygu: ?Burada demirlemeyeceğim?, ve anında kabarıp coşan ve insanı sarmalayan dalgaları hissediş.

Ani bir değişim. Tetikte, ürkek, ümitli dolanıyor cevap sorunun çevresinde, bakışlarını ümitsizce sorunun yanına yaklaştırmaz yüzünde gezdiriyor, en anlamsız yollar boyunca onu izliyor, yani, cevaptan alabildiğince uzağa giden yollar boyunca.

94.
Yaşamının daha başlangıcında iki ödev var: Giderek çevreni daraltmak, ve kendini bu çevre dışında gizleyip gizlemediğini sürekli denetlemek.

29 Şubat
Susamıştır, ve onu pınardan sadece bir çalılık ayırmaktadır. Ama iki parçaya bölünmüştür o: bir parçası bütün manzarayı görüyor, orada dikildiğini ve pınarın hemen yanı başında olduğunu görüyor; ama ikinci parçası hiçbir şeyin farkında değil, olsa olsa ilk parçasının her şeyi gördüğünü sezinliyor sadece. Hiçbir şeyin farkında olmadığı için de pınardan su içemiyor.

>Kafka

mastürbasyon üzerine


Beyin cinsel organa düşsel bir konu bulur. Bu konunun canlı simgesi olmak ele düşer. El komedyendir. Önce falan, ardından filan rolü oynar. Dilediğince cımbız, çekiç, şapka siperi, düdük, tarak, ilkeller içinhesap makinesi, sağır-dilsizler için alfabe vb. olur. Ama başyapıtı mastürbasyondur. O zaman yine dilediğince penis ya da vajinaya dönüşür. Zaten elle cinsel organın buluşması kadar kolay bir şey yoktur. Kendi haline bırakılmış, kol boyunca rastgele sallanan el, er geç ?gerçekte neredeyse hemen- cinsel organla karşılaşır. İnsanın dizine, böbreklerine, kulağa dokunması özel bir bükme çabası gerektirir. Ama cinsel organa dokunmak hiç de böyle bir çaba gerektirmez. İşi oluruna bırakmak yeter. Ayrıca, cinsel organ boyutu ve biçimiyle elin işlemine son derece elverişlidir. Bir başın, bir ayağın hatta bir başka elin kavramalara ya da eli hoşnut eden kavramalara ne derece az uygun olduğunu düşünün! Bedenin tüm parçaları içinde cinsel organ kuşkusuz en esnek, en kullanışlı olanıdır.

Bu konuyu kapatmak için şunları yazıyorum: Beynin dsağladığı ve elde somutlaşan cinsel nesne, gerçek nesneyle rekabet edip onu geçebilir. Bir partneri düşünerek mastürbasyon yapan insan, bu partnerin vakitsiz ortaya çıkmasıyla tedirgin olacak ve onu bir bakıma kendi imgesiyle aldatarak düşlerine dönmeyi yeğleyecektir.

İşte, eşcinsel ilişkileri ikili ve karşılıklı mastürbasyon sanan heteroseksüellerin çoğunun bu düşüncesini çürüten şey. Söz konusu olan bu değil. Gerçekten mastürbasyon tek başınadır ve amblemi kuyruğunu ısıran bir yılandır. Her cinsel ilişki ?eşcinsel ya da heteroseksüel olsun- bir partnere armağan sunmayı, belli bir kişiye orgazm adamayı gerektirir. Bir kişinin uzakta bulunabileceği, adamanın uzaktan yapılabileceği doğrudur; o zaman gerçek mastürbasyon haklarını geri alır, ancak bu sırada imgelemin yardımı kişiseldir.

Bana bir gün üstünde şu basit sözler yazılı bir kartpostal gönderen önemsiz bir dostumun çok nazikçe dile getirdiği şey de buydu: ?Selam dostum! Biraz önce sanin sağlığına ufak bir şişeyi diktim başıma!?
>meteorlar_m_tournier


03 Şubat 2006

_turgut özal'la birlikte intihar önerisi

Ülkemizi sizden,

Sizi de kendi özel sıkıntılarınızdan

Kurtarmak için

Arkadaşım Muzaffer Buyrukçu?yla,

Bir önerimiz var:

İntihar etmelisiniz!

Ben ve Buyrukçu bu konuda,

Dostça omuz veriyoruz size.

Gelin, halkın önünde,

Üçümüz birlikte intihar edelim.

Yer: Kadıköy eski iskelesinin önü.

Gününü ve saatini siz saptayın.

Ülkemiz sizden kurtulsun,

Biz de bir işe yaramış olalım

Cemal Süreya

06 Ocak 2006

strip:canilerin karanlık tarihi

Bir Ütopya ve Testereci Seri Katile Dair
1
Seri cinayet işleyen katillerin yüzde 77?si kurbanın bedenini kesme veya parçalama yöntemi kullanır ?Mobile Sütçüsü? Condrad Bercovitch, kurbanlarının organlarını eski sevgililerinin evlerine bırakıyordu.
Katil işi parçalamaya kadar vardırmasa da genel olarak kurbanın bedenine öfkeyle saldırır: gözlerini oyar, kulak veya parmaklarını keser; cinsel organlarını doğrar v.b.
Bu makalede ele alacağımız seri katil de kurbanlarını bir testereyle parçalıyordu. Günümüzden yaklaşık 200 yıl önce İndiana?da 6 kişinin canını alan bu katil neden sadece kurbanlarını öldürmekle yetinmiyordu? Seri katiller neden ayrıca eylemlerine ritüel bir takım eklemelerde de bulunurlar?
Bu özellik nasıl açıklanabilir? İlk açıklama, bu katil tipinin psikolojik olarak dayanıksız, şiddete başvuracağı önceden kestirilemeyen ve önüne geçilemeyen bir kişi olduğu şeklinde yapılır. Katilin böyle anlarda kontrolünü kaybettiği ve işi aşırılığa vardırdığı söylenir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu açıklama gerçeğe dayanmayan kolaycı bir açıklamadır: katillerin gayet sakin, zeki ve eylemlerinde son derece bilinçli kişiler olduğu artık biliniyor. Bu teori aynı zamanda başka temel bir sorunun da gözden kaçmasına neden olur: seri cinayet işleyen katil mantığını kaybeden biriyse, neden daha korkunç şeyler yapmıyor da sadece kurbanının bedenini parçalıyor? (1)


2
Robert Owen, portrelerinde, kocaman, düşünceli, pufla bir tavşanı andırıyor; bağımsız, iddialı burnu bir yana; söbe, yumurta biçimi bir yüzü ve yanaklarına doğru yayılan gene yumurta biçimi, masum gözleri var. Bu adam dikkate değer bir dürüstlükle donanmış romantik bir kişilikti. 19. Yüzyılın kapitalizmine alternatif sosyalist bir düzen yaratmaya çalıştı. Yaşadığı yıllar kapitalizmin en korkunç yıllarıydı. Büyük fabrikalar kuruluyor ve bu fabrikalarda insanlar, insanlık dışı ortamlarda günde 18 saat, sadece o günlük asgari ihtiyaçlarını karşılayacak bir ücretle çoluk çocuk demeden çalıştırılıyordu. ?Amerika?daki kölelik kötü olmasına kötüydü, ama İngiliz fabrikalarındaki beyazların köleliği, bu başıboş dönemde daha sonra Batı Hint Adlarında ve Birleşik Amerika?da gözüyle göreceği ev köleliğinden çok daha feciydi ve bir çok bakımlardan, özellikle sağlık, yiyecek, giyecek bakımından Amerikan köleleri, Büyük Britanya?nın ev imalathanelerinde ezilmiş, kahrolmuş çocuklar ve işçilere kıyasla
daha az çile çekmekteydi. (2)
Kârdan başka hiçbir değerin ciddiye alınmadığı bu yıllarda Babeuf, Saint Simon, Fourier gibi düşünürler kapitalist kâr hırsının yarattığı kasvetli dünyaya alternatif siyasal düzenler tasarladılar. Owen bunlardan biriydi. Ama O, sadece tasarlamakla kalmadı, ütopyasını hayata da geçirmeye çabaladı. İskoçya?da, New Lanark?da pamuklu bez fabrikasının başına geçtiğinde makineler perişan, , ayyaş ve güven olmaz kadınlarla erkeklere yetimhanelerden toplanmış beşle on arasındaki çocuklara emanetti. Owen bu insan döküntülerinden çeyrek yüzyıl içerisinde yaşama düzeyi yüksek, iyice okuyup yazmış üstelik Owen?a hayran bir topluluk yarattı. Sonra da topluma dönüp işte böyle yönetilmeli tüm insanlık da dedi. Fabrikasında yarattığı komünal düzeni tüm İngiltere?ye yaymak istiyordu.1817?de Aix-la-Chapelle?deki Hükümdarlar kongresi?ne katıldı. Buradaki deneyimleri, onun derin bir umutsuzluğa düşürmüştü. Avrupa?nın hastalıklı olduğuna, yeni bir toplum düzenin başlatılacaksa, bu işi dünyanın taze bir yerinde girişmesi gerektiğine aklı yattı.
Yeni bir toplumsal düzen yaratmak üzere 500 taraftarıyla birlikte 1825?in Haziranında Amerika?ya yola çıktı. (3) Rapitte?ler adlı bir Alman tarikatı?ndan İndiana?da, New-Harmony (Yeni Ahenk) adlı bir kasabayı devraldı. 1826 yılının 4 Temmuzunda insanlığın üç büyük düşmanı olan ?Özel mülkiyet?, ?Usa-Sığmaz din?, ve ?Evlilik?e karşı bir Zihinsel Bağımsızlık Bildirgesi Yayımladı ve dünyanın çalışkan, iyi huylu insanlarını bu topluluğa katılmaya çağırdı. (4)
Çağrı Amerika?nın bir çok köşesinden olumlu tepkiler aldı. Bir yıl içerisinde New Harmony?nin nüfusu 3 Bini buldu. Owen, bu kentte ütopyasını hayata geçirdi.
Kasabada her şey herkesindi. Kasaba sakinleri günde üç saat zorunlu iş karşılığında kasabanın çarşısından istedikleri ürünü hiçbir ücret ödemeden alabiliyordu. Büyük bir tiyatro salonu inşa edilmişti, bu salonda her gün gösteriler yapılırdı; bir zamanlar sadece birer işci olan kasabalılar şimdi oyun yazıyorlar ve oynuyorlar, resim yapıyorlar ve sergiliyorlardı. Kasaba matbaasından haftalık olarak iki felsefe dergisi yayınlanıyordu. (5) Bu dergilerle birlikte kasabanın kitapçısına
gidildiğinde New Harmony yurttaşlarının hazırladığı aylık veya haftalık olmak üzerie 37 yayına ulaşılabiliyordu. 1828 yılında şehri ziyaret eden Son Mohikanlar?ın meşhur yazarı James Fenimore Cooper, şaşkınlığını gizleyememişti. ?kasabaya geldiğimde her şeyiyle farklı bir dünyayla karşılaştım. Böyle kasaba ne Birleşik Devletler?de ne de Avrupa?da görülmüştür. Ama her haliyle Atina?yı andırıyordu. Bir açık hava tiyatrosu bile vardı ve kitapları tüm halk tarafındna ilgiyle takip edilen filozofları da?? (6)
Samuel Griswold Goodrich (1793-1860) New Harmony?de bir buçuk yıl yaşadı. 1833 yılında yayımlanan ?Savunma? adlı yapıtında, ?Owen kasabalılar tarafından büyük bir saygı görüyordu ama iddia edildiği gibi bir tarikat lideri değildi,? diye yazmıştı: ?O da zorunlu iş yasası gereği
günde üç saat kasabanın 3 mil ilerisinde kurulan bir çiftlikte çalışıyordu. Kasaba ?Eşitler Meclisi? adı verilen bir heyet tarafından yönetiliyordu. Heyet 30 kişiden oluşuyordu. Üç ayda bir alfabetik sıraya göre yenileniyordu.? (7)
3
Her masalın nasıl bir sonu varsa New Harmony deneyiminin de sonu bir 1829 şubatında bulunan bir cesetle başladı. İki bacağı da dizlerinden kesilmiş halde kasabanın futbol sahasında bulunan Duncan Phyfe adlı bir kişiye ait ceset büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. New-Harmony?de adli vakalar hiç yaşanmıyor değildi, ama şimdiye kadar yaşananlar daha çok ego savaşlarıyla ilgili anlaşmazlıklarla ilgiliydi ve mahkemeler hakemlik görevi yerine getiriyordu. Ama bu düzeyde bir ?soruna? kimse hazır değildi. Ceset sessiz bir törenle yakıldı. Dışardan gelen birileri tarafından işlenmiş bir cinayet olduğuna hükmedildi; Eşitler Meclisi, olayın gizli tutulmasının New-Harmony?nin geleceği bakımından hayati önemde olduğunu düşünüyordu ve dosya açılmadan kapandı. Fakat tam 23 gün sonra
John Singleiton Copley adlı bir kişinin cesedi, yine bacakları dizlerinden kesilmiş olarak bulundu. Katil bu sefer cesedin cebine bir not bırakmıştı: ?Bana tepeden bak, bir ahmak göreceksin. Bana aşağıdan bak, efendini göreceksin. Bana direkt bak, kendini göreceksin.?
Eşitler konseyi bu cinayetten sonra hafife alınamayacak bir sorunla karşı kaşıya olduklarını anladı.
Pinkerton Dedektiflik Ajansına durumu çözmek üzere en yetenekli dedktiflerini göndermelerini göndermelerini isteyen bir telgraf gönderildi.
4
Pinkerton ajanı Adam Worth, 7 Nisan 1829 tarihinde kasabaya geldi. Worth, Texas Eyaleti?nde 27 kişinin katledilmesinden sorumlu tutulan Jessie E. Thomsonder adlı bir haydutu 13 adamıyla birlikte tek başına ?ölü olarak ele geçirmesi?yle meşhur olmuş bir dedektifti. 3 Mart 1829?da kasabaya geldiğinde 27 yaşındaydı. New-Harmony?ye Eşitler Meclisi?nin çağrısı üzerine gelmişti. Kaynaklar, beline kadar uzanan altın sarısı saçlarına olan düşkünlüğünden bahsederler. Her sabah bir saat boyunca büyük bir ciddiyet ve özenle tararmış saçlarını, gece yatmadan önce zeytin yağıyla bakım yaparmış. Gittiği her yere zeytin yağı kokuları da taşıyan bu yürüyen efsane, göz teması kurmaktan kaçınır, hep belirsiz bir ufka bakan siyah sürmeli mavi gözleri ve çenesine kadar uzanan favorileriyle insanların üzerinde cezb edici bir etki yaratırmış. (8)
Worth araştırmalarına kasabanın becerikli doktoru John J. Crittetden tarafından maktül John Singleiton Copley?in cesedi üzerine tuttuğu notlarla başladı. Dr. Crittetden, bacağın bir testereyle kesildiğini düşünüyordu. ?bu işlem katilin en az bir saatini almış olmalı,? diye yazmıştı doktor,?maktül sağken yapmamıştır umarım bu işi,? diye de eklemişti.
John Singleiton Copley, bir heykeltıraştı. New-Harmony?ye, Owen?la birlikte gelen 500?lerden biriydi. Kasaba meydanındaki devasa heykel de onun eseriydi. Zeus?un karşısında ereksiyon halindeki bir penis olarak yorumlamıştı Prometeus?u. Yapılan eleştiriler karşısında , ?insan vücudundaki en tanrısal organ olan penis tabiî ki Prometeus?un ta kendisidir ,? diye savunmuştu kendisini. (9)
Copley?in eşcinsel olduğuna dair bilgileri de altını birkaç kez çizerek not etmişti Worth.
7 Mart 1829?da, bir çiçekçi dükkanında Mary Sargeant Gove-Nichols?a ait bir ceset bulundu. Gove de aynı törenden nasibini almıştı. Bacağı bir testereyle kesilmiş ve şapkasına da bir not iliştirilmişti: ?Ahlak insanın doğa karşısında böbürlenmelerinden biridir.? (10)
Cinayetler kasaba halkı üzerinde ideolojik bir yarılmaya neden olmuştu. Owen?ın insanın doğuştan iyi olduğunu, onu bozanın toplumsal koşullar olduğuna dair tezlerine olan güven sarsılmıştı: Koşullar her ne kadar insanca olsa da bir seri katilin ortaya çıkmasını engelleyemiyordu. Mart ayının sonlarına doğru nüfus 3000?den 2100?e düştü. Sadece ütopyaya duyulan inancın sarsılması değildi bu nüfus kayıplarının nedeni, insanlar katilin şimdi kimin için testeresini bilediğinden korkuyorlardı.
Worth katile dair ilk ize Eşitler Meclisi binasının bodrum katında ulaştı. Burada bulunan çuvallardan ilkinde kayıp bacaklar ve diğerinde de Andrew Jackson adlı birine ait bir ceset yer alıyordu. Jackson?un yeleğinin cebine "Tanrı aşkına daha fazla insan öldürmeden yakalayın beni. Kendimi kontrol edemiyorum," diye bir not iliştirilmişti. Katil yakalanmak istiyordu.
5
Teknikleri ve hareketlerinin ötesinde seri cinayet işleyen katilleri birleştiren bir patoloji varsa o da teşhirciliktir. Cinayet karanlıkta işleyen katil her şeyden önce reklam ışıklarını arar. Büyük bir çoğunluğu suçlarını ve gerekçelerini hiç zorlanmadan itiraf eder; istisnasız hepsi de eylemlerini anlatan gazete küpürlerinin koleksiyonunu yapar. ?Davenport Kasabı? adıyla ün yapmış olan Harry T. Gozzen, derisini yüzdüğü kızların can çekişmesini filme alıyordu. Onu evinde tutuklayan polislere bu kasetleri hiç zorluk çıkarmadan verdi.
Bu ?sonra ne olacak? endişesi aynı zamanda katilin sonunda neden yakalandığını da açıklar. Birkaç ayın sonunda da sadece takma bir isimle tanınıyor olmaktan sıkılacaktır; medya ona basit bir psikolojik durum ve asla doğru olmayan dürtüler yakıştırmıştır. Öyle bir an gelir ki onu boğmakta olan adsızlığı kırmak ve halka kendini anlatmak ister. Tedbiri elden bırakır, avlarını seçerken daha az titizlik gösterir veya son işlediği cinayet yerine geri gider: bilinçsiz olarak yakalanmak ister. Sanıldığının aksine seriye son veren polis değil, katilin bizzat kendisidir. Nasıl yakalanacağını da kendisi tasarlar, hatta kimileri bir basın toplantısı bile düzenler. (11)
6
Worth, bulunan dört kurbanın neye dair bir gerekçeyle seçildiğini tesadüfen bulduğu bir belgeyle ulaştı. Mary Sargeant Gove-Nichols?un John S. Copley?e yazdığı kısa bir mektuptu bu. Mektup bir orjiden bahsediyordu. Gove-Nichols, ?bir daha böyle bir şey yaşamak istemiyorum,? diye yazmıştı, ?kendimi hiç bu denli hayvan hissetmemiştim.? Özellikle ilk kurban Duncan Phyfe?nin taşkınlıkları üzerinde duruyordu. Phyfe, Copley?e saldırmıştı, ?sana büyük bir arzuyla bakıyordu başından beri ama bu arzu onun kendine yediremediği bir arzuydu.? (12)
Kasabada bu tür seksüek etkinlikler aslında pek yaygın değildi; aslında seksüel deneyimlere ilişkin yeni ?açılımlar? yeni teorik tartışmalara da yol açmıştı. Seks söz konusu olunca değerler alanında sonu gelmeyen ve her biri aynı ölçüde geçerli fakat birbirleriyle çelişen bir takım mantıksal sonuçlara ulaşmak kaçınılmazdı. Anlaşıldığı kadarıyla kasabanın tüm orji organizasyonları Mary Sargeant Gove-Nichols tarafından gerçekleştiriliyordu. Belli bir ekip yokt ama katılım en fazla 10 kişiyle gerçekleşmişti şimdiye kadar. Dedektif Worth günlüğüne Copley?in ?Felsefe Tartışmaları? dergisi için yazdığı bir makaleden alıntı yapmıştı. ?Cinsellik,? diyordu Copley, ?hiç kuşkusuz doğayla ilişki kurma çabalarımızın en doğrudan yöntemidir. Seksüel etkinlik sırasında kendimizi Tanrı?yla konuşan bir Şaman rahibi gibi hissederiz, onlar gibi biz de extaz içerisinde kendimizden, bilincimizin soğuk, kuru, köşeli ?uygar2 karanlığından sıyrılıyor, gizemli ama aşırı gerçek bir deneyim yaşıyoruz.? Yazar grup seksi yapan kişileri kilisede toplu olarak ibadet hristiyanlara benzetiyordu: ?Hep beraber Doğa Anamız karşısında dua ediyoruz?? (13)
Orjiye katılan yedi kişiden dördü ölmüştü. Worth?un geriye kalanların kimliklerini öğrenmesi zor olmadı. Bunlardan ilki ikinci cinayetten sonra şehirden uzaklaşmıştı. Bu onu şüpheli listesinden çıkartıyordu. Grace Church gruptan ulaşabildiği tek şahıstı. Church kasabaya yeni geldiğini, bu yüzden kimseyi tanımadığını söylemişti. Orjiye Mary Sargeant Gove-Nichols?un önerisi üzerine katılmıştı. Tatsız olaylar olmuştu.- Duncan Phyfe, Copley?e saldırmış ve Copley?de bir vazoyu Duncan?ın kafasında parçalamıştı. ?Bulunduğumuz mekan zayıf bir mum ışığı tarafından aydınlanıyordu. Bu yüzden kimse kimseyi net olaerak göremiyordu.? Yedinci adam kimdi? Kadın kimseyle ilişkiye girmeden odanın bir köşesinde oturan yedinci bir kişinin daha olduğunu hatırlıyordu, ama yüzünü görmemişti. ?Yüzü karanlıktaydı, çıplaktı ve mastürbasyon yapıyordu.?

Muhtemelen katilin son hedefi Grace Church olacaktı. Worth, kadına bir süre için kendisine taşınmasını teklif etti. Kadın memnuniyetle kabul etti.
Grace Church Boston?da dünyaya gelmiş ve alkolik babası tarafından 13 yaşında bir geneleve satılmıştı. Burada üç yıl çalıştırıldıktan sonra kaçtı, yine Boston?da sokaklarda fahişelik yapmaya başladı. 20 yaşına geldiğinde yankesicilik suçundan iki yıl hapis yattıktan sonra New York?a taşındı; burada bir süre bir çamarşırhanede çalıştı. Gazetelerden öğrendiği New Harmony?ye, yaşama yeniden başlamak niyetiyle gitmeye karar verdi. Kimi kaynaklar Worth ile Church arasında bu süre içerisinde bir duygusal yakınlaşmanın oluştuğuna dair bilgiler yer alsalar da bizce bu Worth gibi son derece muhafazakar bir adam göz önüne alındığında neredeyse imkansızdır- Worth yaşamı boyunca hiçbir zaman evlenmemiştir, zamanının güvenilir tanıklıkları kendisinin aseksüel bir yaşamı tercih ettiğini belirtmişlerdi. Worth neredeyse tamamen duygusuz bir adamdı. (14) Biz aralarında nasıl bir ilişki yaşandığını bilemiyoruz. Ama en azından şöyle tuhaf bir sahneyi gözümüzün önüne getirebiliyoruz: Beline uzanan altın sarısı saçlarını bir boy aynasının karşısında usul usul tarayan Worth ve tuvalinin başında bir meleği resmeden eski fahişe yeni New Harmony vatandaşı Church? Tuhaf bir ikili olmuşlardı.
Worth grup seks uygulamalarına dair kasabada yürütülen tartışmalarda ortaya konan tüm argümanları okudu, analiz etti. Her kelse, konuyla en ilgisiz kişilerle bile teker teker konuştu ama yedinci adama ancak o bir cesetken ulaşabildi. 15 Haziran 1829?da New Harmony Eşitler akedemisi?nde Edebiyat Profesörü olan William Prior2un bacakları dizlerinden bir testere marifetiyle ayrılmış bir cesediydi bu? Ceset gözlerine iliştirilmiş bir notla bulunmuştu: ?Pis suyla yıkanmak, kirli kalmaktan iyidir,? diye yazıyordu notta.
Orjinin yedinci elemanı olan Prior da olmadığına göre katil kimdi. Worth geriye kalan ihtimali gözden geçirmek için atına atlayıp son hızla evine döndü. Orada karşılaşmayı en son beklediği manzarayla karşılaştı. Grace Church?un bir sicimin ucunda cansız sallanan vücuduydu bu. Worth sonunda katili yakalamıştı.
Church?un veda mektubu neşeli bir üslupla yazılmıştı: ?Senden önce ben kendimi enseliyorum adamım,? diyordu Church, ?onları ben öldürdüm. Biraz sonra öleceklerini bildiğim bu insanlarla seks yapmak, -işte benim Tanrı?dan dilediğim son isteğim buydu sevgili dostum. Zaten hepsi birer pislikti; onlar ayakta durmayı hak etmiyorlardı. Böyle olması gereken neyse o oldu, Tanrı aşkına, daha ne olsun??
7
Robert Owen 1830 Martında New Harmony?yle bütün ilişkileirni kesti. Londra2ya geri döndü. Her ne kadar New Harmony başarısızlıkla sonuçlanmış bir girişim de olsa bu onu yıldırmadı. Benzer bir deneye İrlanda?da da girişti. Ama burada artık parasal olarak da istifa etti. Daha sonraki yıllarında İngiltere?de sendikal bir mücadele geleneğinin oluşmasında büyük emekler verdi.
1858 yılında yoksulluk içinde yaşama veda etti. Bütün bir yaşamı kimsenin kimseyi sömürmeden insan olmanın tüm potansiyellerini özgürce geliştirebileceği bir dünya yaratmak için çalışarak geçti. Onun düşlerinin benzeri düşler için yollara düşmüş binlerce insan için hâlâ bir kahraman olarak gönüllerde yaşamaya devam ediyor.
New Harmony ise Owen kasabadan ayrıldıktan sonra ancak bir yıl ayakta durabildi. Bu bir yılın sonunda Eşitler Meclisi kasabaya ait ne varsa tüm dökümanlarla birlikte yok edilmesi kararı aldı. Şimdi elimizde ancak dolaylı anlatımlardan çıkartılan bilgiler var kasaba hakkında ve bu bildiklei,rimizin kadarıyla bile hayranlık uyandıran bir deneyim olarak tarih kitaplarındaki yerini aldı.
Son olarak Adam Worth?dan bahsedelim biraz.
Ajam Worth 54 yaşında Meksika?da kafa derisi yüzülmüş olaral bulundu. Meksika?da bir sürek avı nedeniyle bulunuyordu. New Harmony onun kariyeri için nadir başarısızlıklardan biriydi ama ölene kadar haydutların korkulu rüyası olarak yaşadı, altın sarısı saçlarını kemerinde bir ganimet olarak taşıyan
Kızılderili, ganimetinden dolayı ne kadar övünse azdı.

Dipnotlar:
1. Seri Cinayet İşleyen Katiller ve Parçalama Saplantısı, Louise Coldren imzalı makale, New York Times, 14 Haziran 1995
2. Edmund Wilson, Tarihi Yazanlar ve Yapanlar, s.143, İthaki, 2004 İstanbul
3. Bazı kaynaklar bu sayıyı 1200 olarak verse de E. H. Carr geçtiğimiz günlerde London Left Literature?da Owen?ın beraberinde 500 kişiyle yola çıktığını kesin belgelerle ıspatlamış, tartışma artık böylece sonlanmıştır.
4. Makale dilimize Milan Yılmaz tarafından çevrilmiş ve Anarşi ve Eylem dergisinin 1999 Nisan sayısında tam metin olarak yayımlanmıştır. Ayrıca bkz. Doç Dr. Öncül Çakı ?Zihinsel Bağımsızlık Bildirgesi ve Mesnevi Karşılaştırması, Cogito, Şubat 2003
5. Kasabadaki yerel yayın hayatına dair tüm bilgiler için tek kaynak yazar Samuel Griswold Goodrich ?dir. American Weekly Mercury, 20.10.1840
6. American Weekly Mercury, agy.
7. Edmund Wilson, age. S.234
8. http://www.crimelibrary.com/
9. John Singleiton Copley?in ayrıca New Harmony?den önce Washington D. C.?de Beyaz Saray ana kapısı için yaptığı ?Özgürlük Heykeli?ne de burada değinmeden geçmeyelim
10. Stephen G. Michaud and Hugh Aynesworth, ?The Only Living Witness: TheTrue Story Of Grace Church?, s.453, Yale Pres, New York, 1985
11. Louise Coldren, agy.
12. Stephen G. Michaud and Hugh Aynesworth, age. S.440
13. Worth?un günlükleri vasiyet gereği basılamamışsa da Pinkerton Müze Kütüphanesi?nde araştırmacıların hizmetine sunuluyor. Bu makalede günlüklerden yaptığım alıntılar kişisel notlarımdan oluşmaktadır. Önümüzdeki aylarda Worth2un günlüklerinden daha geniş oarak bahsetmeyi umuyorum.
14. Stephen G. Michaud and Hugh Aynesworth, age., s.347

05 Ocak 2006

Karl Marx'ın Paul Lafargue'a Mektubu


Azizim Lafargue,

Aşağıdaki gözlemleri yapmama izin vereceğinizi umuyorum:

1. Eğer kızımla olan ilişkilerinizi sürdürmek istiyorsanız, "kur yapma" yönteminizi yeniden gözden geçirmeniz gerekir. Gayet iyi biliyorsunuz ki, henüz verilmiş bir söz yoktur ve hiçbir şey de kesinleşmemiştir. Hatta Laura, sizin usulüne uygun şekilde nişanlınız olmuş olsaydı, yine de söz konusu işin uzun vadeli olduğunu unutmamanız gerekirdi. Çok fazla bir samimiyetin alışkanlıkları iki sevgilinin çetin tecrübeler ve ıstırap anlarıyla dolu olarak geçirecekleri ve zorunlu olarak da uzun bir süre aynı yerde oturacakları oranda yön değiştireceklerdir.

Yalnızca bir haftanın jeolojik devresi içinde, bir günden diğerine değişen davranış değişikliklerinizi dehşetle izledim. Fikrimce, gerçek aşk, ihtiyat, tevazu ve hatta aşığın putuna karşı olan çekingenliğinde ortaya çıkar; fakat asla ihtiras içinde kendini kapıp koyvermeyle ve vaktinden önce gelişen bu samimiyetin gösterileriyle değil...

Eğer melez mizacınızı müdafa edecekseniz, kızımla davranışlarınız arasına aklımı koymak da benim görevimdir.Eğer onun yanındayken, Londra meridyeniyle uyan bir şekilde sevmeyi bilmiyorsanız, onu uzaktan sevmeye rıza göstermek zorunda kalacaksınız.

2. Laura'yla olan ilişkilerinizi kesin olarak düzenlemeden önce, ekonomik durumunuz üzerine ciddi açıklamalara ihtiyacım var. Kızım işleriniz hakkında bilgi sahibi olduğumu zannediyor. Halbuki yanılmakta. Bu sorunu şimdiye kadar ortaya atmadım çünkü kanımca bu girişimin sizden gelmesi gerekirdi. Biliyorsunuz ki, elimde avucumda ne varsa hepsini ihtilalci savaşta tükettim. Buna pişman değilim. Tersine, eğer yeniden hayata başlama durumunda olsaydım, yine aynı şekilde hareket ederdim. Yalnız, evlenmezdim. Gücüm yettiğince, anasına hayatı zehir eden zorluklarda kızımı kurtarmak istiyorum. Bu iş benim doğrudan müdahalem olmaksızın (bu benim açımdan bir zayıflıktır) ve size olan dostluğumun kızımın hareketlerini etkilemeksizin hiçbir zaman bugünkü haline gelemeyeceğine göre, üzerimde ağır bir şahsi sorumluluk taşımaktayım.

Şu anki durumunuza gelince, aramadığım, fakat buna rağmen elime geçen bilgiler pek tatmin edici değil. Fakat bunu bir kenara bırakıyorum. Genel durumunuza gelince, henüz öğrenci olduğunuzu, Fransa'daki kariyerinizin Liege olayı nedeniyle yarı yarıya kırılmış bulunduğunu, İngiltere'ye alışmanız için en gerekli araç olan dilin sizde çok eksik bir unsur olduğunu ve en iyi halde bile başarı ihtimallerinizin (?) ne kadar şüpheli olduğunu biliyorum.

Gözlemlerimden çıkardığım sonuca göre, ateşli faaliyet başlangıçlarınıza ve iyi niyetinize rağmen, tabiat olarak çalışkan değilsiniz. Bu şartlar dahilinde, kızımla birlikte hayat gemisine binebilmeniz için size dışarıdan destek gerekecek.

Ailenize gelince, hiçbir şey bilmiyorum. Bir miktar zenginliğe sahip olduklarını farzetsek bile, bu onların sizin için fedakarlığa katlanmaya pek hevesli olduklarını kanıtlamaz. Hatta onların sizin bu evlilik projenizi nasıl karşıladıklarını bile bilmiyorum.

Tekrar ediyorum, bütün bu noktalar hakkında bana olumlu açıklamalar gerekiyor. Zaten hayata gerçekçi şekilde bakan siz de, kızımın geleceğine iealist bir görüş açısından bakmamı beklemezsiniz. Şiiri ortadan kaldırmayı düşünecek derecede müsbet bir kişi olan sizin, kızımın zararına olacak şekilde şairane davranışlarda bulunmamanız gerekir.

3. Bu mektuptan doğabilecek bütün yanlış anlamaları önlemek için, size şunu bildiririm ki, hemen şimdi evliliği akdetme iktidarına sahip olsaydınız bile, bu yine olmazdı. Kızım redderdi. Ben de bizzat bu işe itiraz ederdim. Evlenmeyi düşünmeden önce olgun bir adam olmanız ve hem sizin hem de kızım için uzun bir tecrübe devresi gerekiyor.

4. Bu mektubun sırrı ikimizin arasında kalırsa çok memnun olurum.

Cevabınızı bekliyorum.


En iyi dileklerimle,
Karl Marx.

Followers

 

© 2013 altıcizilen. All rights resevered. Designed by Templateism

Back To Top